*Aile seâdeti, eşler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve anlayış esasına dayanır. Birbirlerine karşı olan vazifelerin bilinmesi ve yapılması şarttır.
*Erkek, evine her zaman güleryüzle ve selâm vererek girmelidir.
*Kadın da, akşamleyin yorgun bir şekilde işinden dönen kocasını, kapıda güleryüz ve tatlı bir edâ ile "hoş geldiniz!" diyerek karşılamalı, hal ve hatırını sorarak gönlünü almalıdır.
*Kadın, her sabah efendisini evinden uğurlarken de, yine güleryüz ve nezâketle kapıya kadar uğurlamalı ve hakkında hayır duâda bulunmalıdır.
*Kadın, sofrayı vaktinde, efendisinin arzu ettiği yemekleri hazırlayarak, güzel bir şekilde tanzim edip kurmalı ve yemeği aslâ geciktirmemelidir.
*Kadın, herşeyde becerikli, temiz, tertipli ve düzenli olmalı, kocasının karşısında da güzel giyimli ve görünümlü bulunmalıdır.
*Kadın, evini ve çocuklarını mahâretle idâre etmelidir.
*Kadın, kocasının akrabâ ve yakınlarına iyi davranmalı ve bu vesile ile kocasının sevgisini kazanmalıdır.
*Kadın, kocasının sırlarını gizlemeli ve başkalarına açmamalıdır.
*Kadın, kocasının sözünü dinlemeli, İslâm’a uygun her emrini yerine getirmeli ve ona aslâ itiraz ve muhâlefette bulunmamalıdır.
*Kadın, efendisine karşı hürmet, hizmet ve itâatte kusur etmemeli, erkek de hanımına karşı olan vazifelerinde dikkat ve itina göstermelidir.
*Kadın, kocasına başka kadınların güzelliklerinden ve özelliklerinden bahsetmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur:
"Hiç bir kadın, kocasına başka bir kadını tasvîr edip, özelliklerini anlatmasın!. Öyle ki, kocası sanki o kadını görüyormuş gibi olur.." (238)
*Erkek, Allâh’ın kendisine bir emaneti olan hanımına, daima güleryüz ve tatlı dille muâmelede bulunmalıdır.
*Erkek, hanımının kendisine ve yaptığı işlere çirkin dememeli ve yaptığı işleri beğenmemezlik etmemelidir.
*Erkek, hanımıyla güzel geçinmeli, sebepsiz ve basit meselelerden dolayı ona darılıp kızmamalı ve onu yalnız başına terketmemelidir.
*Erkek, hanımının meşrû olan arzu ve isteklerini titizlikle yerine getirmelidir.
*Her iki taraf, birbirlerinin sevinç ve üzüntülerini paylaşmalıdır.
*Yapacakları işleri birbirleriyle istişare ederek ve danışarak yapmalı, böylece âilede karşılıklı güven, ülfet ve muhabbet, birlik ve beraberlik sağlamaya çalışmalıdır.
*Ailede erkek ve kadın, birbirlerine karşı daima şefkat ve muhabbetle, hürmet ve itâatle, güleryüz ve tatlı dille davranmalıdırlar.
*Her iki taraf, kendi anne ve babalarına nasıl hürmet ve itâat ediyorlarsa, kayınpeder ve vâlidelerine de aynı şekilde hürmet, hizmet, itâat ve muhabbet etmelidirler. Onlara yaptıklarının aynısını, zamanla kendi damad ve gelinlerinden göreceklerini unutmamalıdırlar. Çünkü ne ektiysek onu biçeceğimiz muhakkaktır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Ebeveyninize itâat ve ikrâm ediniz ki, evlâdlarınız da size ikrâm ve itâat etsin!" buyurmuşlardır.
İslam'da Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam'da Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Aralık 2017 Cumartesi
Kızlarımıza Nasîhatlar
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, muhterem kerîmeleri Hz. Fâtıma-i Zehrâ (r.anhâ)’ya gelin olurken şu nasîhatta bulunmuşlardır: "Kızım kendini temiz tut! (Devamlı) Rabbini zikret! Efendin sana baktığı zaman Sen’den memnun olsun, büyük bir ferahlık duysun! Gözlerini sürmele! Sürme, kadınların ziynetidir. Kızım! Kocan sana baktığı zaman gözlerini ondan ayırma; Sen de mukâbele et! Böyle yaparsan sevgin fazla olur. O başka tarafa bakarken, Sen onun yüzüne bak! Bunun büyük mükâfâtı vardır.. Güzel bakışlarınla, güler yüzle onu takip edip memnun etmene bir ay nâfile orucu sevâbı yazılır.
Kocanın yanında sessiz ve ilgisiz durma! Onun hoşlandığı şekilde güzelce söyle ki, sana muhabbet etsin.. Kocanın hatâlarını başkalarına söyleme! Eğer söylersen, Allah Teâlâ sana gazab eder.. Sonra melekler, peygamberler ve nihâyet kocan sana gücenir..."
*
Ashâb-ı Kirâm’dan Hâris (r.a.)’ın kızı Esmâ (r.anha), gelin olup giderken annesi ona şu nasîhati yapmıştı:
"Kızım, evimizden çıkıp başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun.. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver.. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme.. Ağzını ve kulağını muhâfaza et.. Kocan sana fenâ söylerse, söylediklerini duyma; sakın mukâbelede bulunma! Ona karşı gelme! Dâimâ senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün.. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.."
*
Arap kabilelerinin reislerinden Avf b. Milham’ın Ümm-i Unâs adında bir kızı vardı. Bu kızını Arap meliklerinden Kinde emiri Hâris b. Amir ile evlendirmeye karar verdi. Kızın annesi Ümâme, gelin olacağı gün kızını karşısına oturtup asırlardır kıymetini ve tazeliğini muhâfaza eden şu târihî nasihatlarını yapmıştı: "Bak yavrum! Sana bazı şeyler anlatacağım. Onları belleyip îcâb ettiği şekilde hareket et ki, kocanla güzel geçinip aranız bozulmasın:
1. Hâline râzı ol! Yâni kocan, yenilecek ve giyileceğe dâir ne alır getirirse kabul et! Zîrâ kalb rahatlığının ilk yolu kanâattir.
2. Kocanla olan sohbetlerinde, onun sözlerine itâat ederek konuş! İtiraz ve isyan ederek hürmet ve itâatte kusûr etme!. Böyle karşılıklı anlaşma ve itâat ile yapılan sohbetlerden Allah Teâlâ râzı olur..
3. Efendinin göreceği yerlere dikkat ve ehemmiyet göster! Sakın onun gözüne çirkin birşey çarpmasın!.
4. Kokusu olabilecek yerleri kolla, hassasiyet göster.. Daima güzel kokulu durmasını temin et.. Burnuna kötü koku gitmesin! Şunu unutma ki, güzellik ve temizlik getiren şeylerin en iyisi ve âlâsı sudur.
5. Yemek saatini iyi tesbit et.. İstediği anda hemen hazır bulundur..
6. Uyuyacağı vakti geciktirme.. Adeti ne zamansa, o zamanda yemeğini ve yatağını hazırla! Zîrâ açlık, insanı huysuzlandırdığı gibi, uykusuzluk da öfkelendirir, geçiminin bozulmasına sebep olur.
7. Mal ve eşyasını muhâfaza etmekte titizlik göster.. Çünkü malı muhâfaza etmek, iş bilmekten doğar.
8. Akrabâ ve yakınlarına hizmette kusur etme! Kocanın hısım-akrabâsına hürmet etmek de iyi idâre ve tedbirli olmaktan ileri gelir.
9. Efendinin, haberdar olduğun sırlarını sakın kimseye duyurma.. Eğer duyuracak olursan, itimâdını kaybeder, sen de ondan emin olamazsın...
10. Kocanın dîne aykırı olmayan isteklerini yerine getir.. Zıddını söyleme ve karşı gelme! Eğer karşı gelip isyan edersen, kendine kinlendirip düşman edersin.. O, kederli olduğu zaman sen neşeli olmaktan; neşeli olduğu vakit de sen hüzünlü görünmekten çekin! Zîrâ onun üzüntülü zamanında senin neşeli görünmen, neşeli zamanında da kederli bulunman onu sevmemenin, hislerine ve dertlerine ortak olmamanın delilidir. Bu hal ise, sizi birbirirnizden ayırmaya kadar götüren soğuk bir davranıştır.
Şunu iyi bil ki, bu nasihatlarımı yerine getirip gereği gibi hareket edebilmen için; isteklerine, eşinin isteklerini tercih etmen gerekmektedir. Onun isteklerini nefsinin isteklerine tercih edebilirsen, bu söylediklerimi kolayca yapabilirsin..." Büyüklerimizin tecrübe mahsûlü olarak kızlarına yaptıkaları bu nasihatlar; ağız tadıyla geçinmek, evini ve çocuklarını güzelce idâre etmek ve onları mutlu kılmak isteyen hanım kızlarımızın kulaklarına küpe olmalıdır.
Kocanın yanında sessiz ve ilgisiz durma! Onun hoşlandığı şekilde güzelce söyle ki, sana muhabbet etsin.. Kocanın hatâlarını başkalarına söyleme! Eğer söylersen, Allah Teâlâ sana gazab eder.. Sonra melekler, peygamberler ve nihâyet kocan sana gücenir..."
*
Ashâb-ı Kirâm’dan Hâris (r.a.)’ın kızı Esmâ (r.anha), gelin olup giderken annesi ona şu nasîhati yapmıştı:
"Kızım, evimizden çıkıp başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun.. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver.. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme.. Ağzını ve kulağını muhâfaza et.. Kocan sana fenâ söylerse, söylediklerini duyma; sakın mukâbelede bulunma! Ona karşı gelme! Dâimâ senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün.. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.."
*
Arap kabilelerinin reislerinden Avf b. Milham’ın Ümm-i Unâs adında bir kızı vardı. Bu kızını Arap meliklerinden Kinde emiri Hâris b. Amir ile evlendirmeye karar verdi. Kızın annesi Ümâme, gelin olacağı gün kızını karşısına oturtup asırlardır kıymetini ve tazeliğini muhâfaza eden şu târihî nasihatlarını yapmıştı: "Bak yavrum! Sana bazı şeyler anlatacağım. Onları belleyip îcâb ettiği şekilde hareket et ki, kocanla güzel geçinip aranız bozulmasın:
1. Hâline râzı ol! Yâni kocan, yenilecek ve giyileceğe dâir ne alır getirirse kabul et! Zîrâ kalb rahatlığının ilk yolu kanâattir.
2. Kocanla olan sohbetlerinde, onun sözlerine itâat ederek konuş! İtiraz ve isyan ederek hürmet ve itâatte kusûr etme!. Böyle karşılıklı anlaşma ve itâat ile yapılan sohbetlerden Allah Teâlâ râzı olur..
3. Efendinin göreceği yerlere dikkat ve ehemmiyet göster! Sakın onun gözüne çirkin birşey çarpmasın!.
4. Kokusu olabilecek yerleri kolla, hassasiyet göster.. Daima güzel kokulu durmasını temin et.. Burnuna kötü koku gitmesin! Şunu unutma ki, güzellik ve temizlik getiren şeylerin en iyisi ve âlâsı sudur.
5. Yemek saatini iyi tesbit et.. İstediği anda hemen hazır bulundur..
6. Uyuyacağı vakti geciktirme.. Adeti ne zamansa, o zamanda yemeğini ve yatağını hazırla! Zîrâ açlık, insanı huysuzlandırdığı gibi, uykusuzluk da öfkelendirir, geçiminin bozulmasına sebep olur.
7. Mal ve eşyasını muhâfaza etmekte titizlik göster.. Çünkü malı muhâfaza etmek, iş bilmekten doğar.
8. Akrabâ ve yakınlarına hizmette kusur etme! Kocanın hısım-akrabâsına hürmet etmek de iyi idâre ve tedbirli olmaktan ileri gelir.
9. Efendinin, haberdar olduğun sırlarını sakın kimseye duyurma.. Eğer duyuracak olursan, itimâdını kaybeder, sen de ondan emin olamazsın...
10. Kocanın dîne aykırı olmayan isteklerini yerine getir.. Zıddını söyleme ve karşı gelme! Eğer karşı gelip isyan edersen, kendine kinlendirip düşman edersin.. O, kederli olduğu zaman sen neşeli olmaktan; neşeli olduğu vakit de sen hüzünlü görünmekten çekin! Zîrâ onun üzüntülü zamanında senin neşeli görünmen, neşeli zamanında da kederli bulunman onu sevmemenin, hislerine ve dertlerine ortak olmamanın delilidir. Bu hal ise, sizi birbirirnizden ayırmaya kadar götüren soğuk bir davranıştır.
Şunu iyi bil ki, bu nasihatlarımı yerine getirip gereği gibi hareket edebilmen için; isteklerine, eşinin isteklerini tercih etmen gerekmektedir. Onun isteklerini nefsinin isteklerine tercih edebilirsen, bu söylediklerimi kolayca yapabilirsin..." Büyüklerimizin tecrübe mahsûlü olarak kızlarına yaptıkaları bu nasihatlar; ağız tadıyla geçinmek, evini ve çocuklarını güzelce idâre etmek ve onları mutlu kılmak isteyen hanım kızlarımızın kulaklarına küpe olmalıdır.
19 Haziran 2017 Pazartesi
Boşanma
SORU: "Evlendiğim zaman Müslüman olduğumu söylüyordum. Ancak İslam'ın keyfiyetini bilmiyordum. Bazı arkadaşlar, hidayetime vesile oldular. (...) Hanımım da İslamı yaşamaya çalışan gayret eden bir Müslümandır. Gectiğimiz ay lüzumsuz bir meseleden dolayı hanımımla münakaşa ettik. Münakaşa esnasında sinirlerime hakim olamadım ve "-Defol!.. Babanın evine git!.." dedim. Sonradan pişman oldum. (..) Bazı fıkıh kitaplarında, münakaşa anında söylenen bu sözün kinayeli boşama, bazılarında ise niyete bağlı olduğu belirtiliyor. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?"
CEVAP: Aile hukuku, karşılıklı saygı ve sevgi ile muhafaza edilebilir. Hesap gününü düşünen mü'minlerin, birbirlerine karşı mülayim olmaları ve adalete riayet etmeleri zaruridir. Resul-i Ekrem (sav)'in: "-Sizin en hayırlınız, hanımına karşı huyu en iyi olanınızdır" (1) buyurduğu malumdur.
Aile içerisinde, karşılıklı güzel muamelede bulunmak müstehaptır. Aile hayatını sona erdiren talak (boşama); meşru ve mücbir bir sebeb olmadan, yapılmaması gereken bir fiildir. Allahü Teala (cc) indinde mübahın en sevimsizi talaktır (2) İslam uleması: "-Talaka ehil olan koca; karısını sarih ve kinayeli sözlerle boşayabilir" hükmünde ittifak etmiştir.
Sarih söz; kendisiyle neyin murad edildiği açıkca anlaşılan sözdür. (3) Mesela: "Ben seni boşadım", "Boş ol" veya "Şu günden itibaren boşsun, iddetini bekle!.." gibi. Sarih sözle yapılan talakta, mükellefin niyet edip-etmemesi önemli değildir.
Talak derhal vaki olur. (4) Kendisiyle neyin murad edildiği gizli olan, ancak mükellefin niyeti ve halin delaletiyle bilinebilen söze "Kinayeli boşama" denilir. (5)
Talaka ehil olan koca; "-Defol!.. Babanın evine git!.." dediğinde, boşamaya niyet etmişse talak vaki olur. "-Hayır!..Talaka niyet etmedim" derse, talakın vuku bulmadığına hükmedilir.
Halin ve niyetin, hükme tesiri vardır. Şüpheden kurtulmak için, tecdid-i nikah amelini eda etmenizi tavsiye ederim. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Sünen-i Tirmizi- İst: 1401 C: 3 Sh: 466 Had. N0: 1162.
(2) Sünen-i İbn-i Mace- İst: 1401 C: 1 Sh: 650 Had. N0: 2018.
(3) İmam-ı Merginani- El Hidaye - Kahire: 1965 C: 1 Sh: 230, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 344.
(4) Mehmed Zihni Efendi- Münekahat ve Müfarakat- İst: 1324 Sh: 141-142.
(5) Molla Hüsrev- Dürerü'l Hükkam -İst: 1307. C: 1 Sh: 367.
CEVAP: Aile hukuku, karşılıklı saygı ve sevgi ile muhafaza edilebilir. Hesap gününü düşünen mü'minlerin, birbirlerine karşı mülayim olmaları ve adalete riayet etmeleri zaruridir. Resul-i Ekrem (sav)'in: "-Sizin en hayırlınız, hanımına karşı huyu en iyi olanınızdır" (1) buyurduğu malumdur.
Aile içerisinde, karşılıklı güzel muamelede bulunmak müstehaptır. Aile hayatını sona erdiren talak (boşama); meşru ve mücbir bir sebeb olmadan, yapılmaması gereken bir fiildir. Allahü Teala (cc) indinde mübahın en sevimsizi talaktır (2) İslam uleması: "-Talaka ehil olan koca; karısını sarih ve kinayeli sözlerle boşayabilir" hükmünde ittifak etmiştir.
Sarih söz; kendisiyle neyin murad edildiği açıkca anlaşılan sözdür. (3) Mesela: "Ben seni boşadım", "Boş ol" veya "Şu günden itibaren boşsun, iddetini bekle!.." gibi. Sarih sözle yapılan talakta, mükellefin niyet edip-etmemesi önemli değildir.
Talak derhal vaki olur. (4) Kendisiyle neyin murad edildiği gizli olan, ancak mükellefin niyeti ve halin delaletiyle bilinebilen söze "Kinayeli boşama" denilir. (5)
Talaka ehil olan koca; "-Defol!.. Babanın evine git!.." dediğinde, boşamaya niyet etmişse talak vaki olur. "-Hayır!..Talaka niyet etmedim" derse, talakın vuku bulmadığına hükmedilir.
Halin ve niyetin, hükme tesiri vardır. Şüpheden kurtulmak için, tecdid-i nikah amelini eda etmenizi tavsiye ederim. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Sünen-i Tirmizi- İst: 1401 C: 3 Sh: 466 Had. N0: 1162.
(2) Sünen-i İbn-i Mace- İst: 1401 C: 1 Sh: 650 Had. N0: 2018.
(3) İmam-ı Merginani- El Hidaye - Kahire: 1965 C: 1 Sh: 230, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 344.
(4) Mehmed Zihni Efendi- Münekahat ve Müfarakat- İst: 1324 Sh: 141-142.
(5) Molla Hüsrev- Dürerü'l Hükkam -İst: 1307. C: 1 Sh: 367.
BİRDEN FAZLA HANIMLA EVLİLİK
SORU: "İslâm dini, aile hayatına önem vermiştir. Nikâhın hikmetlerinden birisi, neslin devamını sağlamaktır. Bu hikmet ortadan kalktığı zaman, istenmeyen hadiseler yaşanmaktadır. (...) Çocukken ağır bir hastalık geçiren hanımımın çocuğu olmuyor. Tedavisi için yıllarca uğraştım. Kendisi de bu duruma üzülmektedir. Mukadderat karşısında boynumuz kıldan incedir. (...) Çocuğumun olmasını ve neslimin devamını arzu ediyorum. Bunun için teaddüd-ü zevcatın dışında bir yol aklıma gelmiyor. Fakat hanımım ve ailesi, işi yokuşa sürüyorlar. (...) Bir aile reisinin, çocuğu olmadığı için hanımını boşaması caiz midir? Hanımımı boşamadan, ikinci bir evlilik yapmamı tavsiye eder misiniz?"
CEVAP: Sahabe-i kiramdan Hz. Hayde (ra)'nin, "Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakları nedir?" sualine, Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu cevabı vermiştir: "Yediğin gibi ona yedirmek, giydiğin gibi onu giydirmek, yüzüne vurmamak, onu kötülememek ve bir de darılıp ayrı yatmaya mecbur kaldığında bunu ancak ev içinde yapmaktır."(4) Hesap gününü düşünen aile fertlerinin, birbirlerinin hukukunu muhafaza etmeleri zaruridir. Çocuğu olmayan hanımınıza manevi işkence yapmanız caiz değildir.
Bu tesbitten sonra, "Bir aile reisinin, çocuğu olmadığı için hanımını boşaması caiz midir?" sualinize geçebiliriz. Bir kadının çocuğunun olup-olmaması kusur olarak değerlendirilemez. Bu meşrû bir boşama sebebi değildir. Fakat hanımınızın; içinde bulunduğunuz hali dikkate alması ve ikinci bir kadınla evlenmenize müsaade etmesi mümkündür.
Sizin açınızdan durum biraz daha farklıdır. Bilindiği gibi teaddüd-ü zevcat; farz veya vacip değil, adalete riayet şartıyla mübahtır. Kur'an-ı Kerim'de, "Kadınlar arasında adalet (ve eşitliği) tatbik etme hususunda ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıda gibi bırakmayın.
Eğer (nefsinizi) ıslâh eder, (adaletsizlikten) sakınırsanız, şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (En Nisâ Sûresi: 129) hükmü beyan buyurulmuştur. Muteber fıkıh kitaplarında; birden fazla kadınla evli olan kimselerin, adalete (kasm) riayet etmelerinin zarûri olduğu belirtilmiştir. Reddü'l Muhtar'da, "Kasm; zevceler arasında gecelemek, elbise, yiyecek ve sohbet hususunda müsavi taksime ve adalete riayetin vacip olmasıdır.
Âyetin zahirine bakılırsa bu farzdır"(5) hükmü kayıtlıdır. Feteva-ı Hindiyye'de; adalete riayetin zaruri olduğu belirtilmiş ve şu tavsiyede bulunulmuştur:
"Bir hanımı olduğu halde, başka bir kadını daha nikâhlamak isteyen kimse, aralarında adalete riayet edemeyeceğinden korkarsa, ikinci defa evlenmesine ruhsat yoktur.
Ancak böyle bir korkusu bulunmayan kimse, ikinci defa evlenebilir. Fakat ikinci defa evlenmemesi daha efdaldir."(6) Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 4, Sh: 133.
(2) İmam-ı Kasani- El Bedaiû's Senai- Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 59. (3) İbn-i Hümam- Fethû'l Kadir- Beyrut: 1317, C: 4, Sh: 366.
(4) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401, C: 4, Sh: 446; ayrıca Muhyiddin-i Nevevi- Riyazü's Salihin- Ankara: 1970, C: 1, Sh: 321.
(5) İbn-i Abidin- a.g.e., C: 6, Sh: 90.
(6) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 341.
CEVAP: Sahabe-i kiramdan Hz. Hayde (ra)'nin, "Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakları nedir?" sualine, Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu cevabı vermiştir: "Yediğin gibi ona yedirmek, giydiğin gibi onu giydirmek, yüzüne vurmamak, onu kötülememek ve bir de darılıp ayrı yatmaya mecbur kaldığında bunu ancak ev içinde yapmaktır."(4) Hesap gününü düşünen aile fertlerinin, birbirlerinin hukukunu muhafaza etmeleri zaruridir. Çocuğu olmayan hanımınıza manevi işkence yapmanız caiz değildir.
Bu tesbitten sonra, "Bir aile reisinin, çocuğu olmadığı için hanımını boşaması caiz midir?" sualinize geçebiliriz. Bir kadının çocuğunun olup-olmaması kusur olarak değerlendirilemez. Bu meşrû bir boşama sebebi değildir. Fakat hanımınızın; içinde bulunduğunuz hali dikkate alması ve ikinci bir kadınla evlenmenize müsaade etmesi mümkündür.
Sizin açınızdan durum biraz daha farklıdır. Bilindiği gibi teaddüd-ü zevcat; farz veya vacip değil, adalete riayet şartıyla mübahtır. Kur'an-ı Kerim'de, "Kadınlar arasında adalet (ve eşitliği) tatbik etme hususunda ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıda gibi bırakmayın.
Eğer (nefsinizi) ıslâh eder, (adaletsizlikten) sakınırsanız, şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (En Nisâ Sûresi: 129) hükmü beyan buyurulmuştur. Muteber fıkıh kitaplarında; birden fazla kadınla evli olan kimselerin, adalete (kasm) riayet etmelerinin zarûri olduğu belirtilmiştir. Reddü'l Muhtar'da, "Kasm; zevceler arasında gecelemek, elbise, yiyecek ve sohbet hususunda müsavi taksime ve adalete riayetin vacip olmasıdır.
Âyetin zahirine bakılırsa bu farzdır"(5) hükmü kayıtlıdır. Feteva-ı Hindiyye'de; adalete riayetin zaruri olduğu belirtilmiş ve şu tavsiyede bulunulmuştur:
"Bir hanımı olduğu halde, başka bir kadını daha nikâhlamak isteyen kimse, aralarında adalete riayet edemeyeceğinden korkarsa, ikinci defa evlenmesine ruhsat yoktur.
Ancak böyle bir korkusu bulunmayan kimse, ikinci defa evlenebilir. Fakat ikinci defa evlenmemesi daha efdaldir."(6) Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 4, Sh: 133.
(2) İmam-ı Kasani- El Bedaiû's Senai- Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 59. (3) İbn-i Hümam- Fethû'l Kadir- Beyrut: 1317, C: 4, Sh: 366.
(4) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401, C: 4, Sh: 446; ayrıca Muhyiddin-i Nevevi- Riyazü's Salihin- Ankara: 1970, C: 1, Sh: 321.
(5) İbn-i Abidin- a.g.e., C: 6, Sh: 90.
(6) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 341.
Dînimizde Kadın-Erkek Eşitliği
İslâm Dîni, kadın-erkek bütün insanların yaratılışta eşit olduğunu ilan ederek, kadını, insanlık şeref ve haysiyetine, gerçek benliğine ve kişiliğine kavuşturmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır."
"Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabb’inizden korkun!"
Kur’ân-ı Kerîm, kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapmamakta, her ikisine de aynı hak ve sorumlulukları yüklemektedir. Bununla ilgili olarak âyet-i kerîmede: "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzî erkekler ve mütevâzî kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır." buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:
"Şüphe yok ki, kadınlar erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir." buyurur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte:
"Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler." buyurulur.
*
Hz. Ömer (r.a.) bir gün Medîne-i Münevvere’de Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in minberine çıkıp cemâate hutbe îrâd etmiş, hutbesinde müslümânlara, evlenirken mehri azaltmalarını söylemişti. Kadın cemâatten uzun boylu bir hanım çıkıp:
"Ey Ömer, bunu söylemeğe hakkın yoktur!"
demiş ve Kur’ân-ı Kerîm’den en-Nisâ sûresinin 20. ve 21. âyet-i kerîmelerini delîl göstermişti. Bunun üzerine Halîfe:
"Allâh Allâh! Kadın, Ömer’le mübâhase etmiş ve onu susturmuş!.." diyerek sözünü geri almıştı.
Yine Hz. Ömer (r.a.), halîfeliği esnasında kadınlarla istişârede bulunuyor, onların görüşlerini alıyordu. Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa (r.anha)’ya, kadınların kocalarından ne kadar süre ayrı kalmaya sabredeceklerini sormuş, kızının O’na verdiği cevaba uygun olarak, bu süreyi dört ay olarak belirlemiştir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Aişe (r.anhâ) hakkında:
"Dîninizin yarısını bu Hümeyrâ’dan öğreniniz!" buyurması da dikkat çekicidir.
Bu örneklerden; kadın için aklî ve dînî yönden herhangi bir eksikliğin söz konusu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Eğer böyle olsaydı, aklî yönden eksik olan bir varlığın, herhangi bir dînî sorumluluğunun olmaması gerekirdi. Oysa kadın ve erkek her müslümanın, Allâh’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak hususunda aynı derecede mükellef oldukları, âyet-i kerîmelerde açıkça belirtilmektedir. (66)
*
Dînî sorumluluk bakımından da erkekle kadın arasında eşitlik vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de:
"Mü’min olduğu halde, erkek ve kadından kim bir takım sâlih amellerde bulunursa, işte bu gibiler cennete girerler ve zerre kadar zulmedilmezler."
âyetiyle inanıp da iyi işler işleyen herkesin, erkek olsun kadın olsun, aynı şekilde mükâfâta kavuşacakları ve kendilerine en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı belirtilmektedir.
Başka bir âyet-i kerîmede de:
"Erkek ve kadın, mü’min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfâtlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.." (68) buyurulur.
Bu âyet-i kerîmede yüce Allâh, kadın-erkek ayırımı yapmadan, inanıp sâlih amel işleyenlere güzel bir hayat yaşatacağını müjdelemektedir.
İslâm dînine göre kadın ve erkek, birbirlerinin hak yoldaki yardımcısı ve destekleyicisidirler. Birbirlerini Allah yolunda ilerlemeye teşvik ederek, yaratılışlarının amacı olan dünyâ ve âhıret mutluluğunu kazanmaya çalışırlar. Kur’ân-ı Kerîm de:
"Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Rasûlü’ne itâat ederler. İşte bunları, Allah rahmetiyle bağışlayacaktır. Gerçekten Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir." (69) buyurarak kadını hakîkî mânâda insan olma mertebesine ulaştırmıştır.
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır."
"Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabb’inizden korkun!"
Kur’ân-ı Kerîm, kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapmamakta, her ikisine de aynı hak ve sorumlulukları yüklemektedir. Bununla ilgili olarak âyet-i kerîmede: "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzî erkekler ve mütevâzî kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır." buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:
"Şüphe yok ki, kadınlar erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir." buyurur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte:
"Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler." buyurulur.
*
Hz. Ömer (r.a.) bir gün Medîne-i Münevvere’de Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in minberine çıkıp cemâate hutbe îrâd etmiş, hutbesinde müslümânlara, evlenirken mehri azaltmalarını söylemişti. Kadın cemâatten uzun boylu bir hanım çıkıp:
"Ey Ömer, bunu söylemeğe hakkın yoktur!"
demiş ve Kur’ân-ı Kerîm’den en-Nisâ sûresinin 20. ve 21. âyet-i kerîmelerini delîl göstermişti. Bunun üzerine Halîfe:
"Allâh Allâh! Kadın, Ömer’le mübâhase etmiş ve onu susturmuş!.." diyerek sözünü geri almıştı.
Yine Hz. Ömer (r.a.), halîfeliği esnasında kadınlarla istişârede bulunuyor, onların görüşlerini alıyordu. Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa (r.anha)’ya, kadınların kocalarından ne kadar süre ayrı kalmaya sabredeceklerini sormuş, kızının O’na verdiği cevaba uygun olarak, bu süreyi dört ay olarak belirlemiştir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Aişe (r.anhâ) hakkında:
"Dîninizin yarısını bu Hümeyrâ’dan öğreniniz!" buyurması da dikkat çekicidir.
Bu örneklerden; kadın için aklî ve dînî yönden herhangi bir eksikliğin söz konusu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Eğer böyle olsaydı, aklî yönden eksik olan bir varlığın, herhangi bir dînî sorumluluğunun olmaması gerekirdi. Oysa kadın ve erkek her müslümanın, Allâh’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak hususunda aynı derecede mükellef oldukları, âyet-i kerîmelerde açıkça belirtilmektedir. (66)
*
Dînî sorumluluk bakımından da erkekle kadın arasında eşitlik vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de:
"Mü’min olduğu halde, erkek ve kadından kim bir takım sâlih amellerde bulunursa, işte bu gibiler cennete girerler ve zerre kadar zulmedilmezler."
âyetiyle inanıp da iyi işler işleyen herkesin, erkek olsun kadın olsun, aynı şekilde mükâfâta kavuşacakları ve kendilerine en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı belirtilmektedir.
Başka bir âyet-i kerîmede de:
"Erkek ve kadın, mü’min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfâtlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.." (68) buyurulur.
Bu âyet-i kerîmede yüce Allâh, kadın-erkek ayırımı yapmadan, inanıp sâlih amel işleyenlere güzel bir hayat yaşatacağını müjdelemektedir.
İslâm dînine göre kadın ve erkek, birbirlerinin hak yoldaki yardımcısı ve destekleyicisidirler. Birbirlerini Allah yolunda ilerlemeye teşvik ederek, yaratılışlarının amacı olan dünyâ ve âhıret mutluluğunu kazanmaya çalışırlar. Kur’ân-ı Kerîm de:
"Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Rasûlü’ne itâat ederler. İşte bunları, Allah rahmetiyle bağışlayacaktır. Gerçekten Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir." (69) buyurarak kadını hakîkî mânâda insan olma mertebesine ulaştırmıştır.
ANNENİN HUKUKUNU KORUMAK FARZDIR
SORU: "Çözümünü bulamadığım bir meseleyi size sormak istiyorum. Daha çocukken babamız, bir kaza sonucu vefat etti. Annem bizi yetim olarak büyüttü. Kendisi İslam'ı bilmeyen, fakat çocuklarına düşkün olan bir insandır. Şimdi epeyce yaşlandı. (...) Annem ibadetlerini zamanında eda etmiyor ve torunlarına kötü örnek oluyor. Defalarca kendisini ikaz ettim. Dedikodu ve gıybet hastalığı ise ayrı bir derttir. (...) Kurban bayramından bir gün önce, halam ile ilgili bazı iddialarda bulundu. Kendisine "Dediklerin doğru olsaydı, yaptığına gıybet denilirdi. Doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu huyundan vazgeç!.. Eğer vazgeçmessen vallahi seninle konuşmam" dedim. Sinirlendi ve "Seni doğurduğum güne lanet olsun" dedi.(...) Bayramdan sonra, bana bir şey söylemeden kardeşimin evine gitti. Kardeşime "Eğer ağabeyin gibi davranacaksan hemen söyle!.. Güçsüzler yurduna kaydımı yaptırayım" demiş,(...) Anneye itaatın sınırı nedir? Yeminimi bozmam ve annemin gönlünü almam gerekir mi ?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" veya "Adetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden; hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir.
İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra; güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar değişmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır." (Er Rum Suresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın ömür devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (SAV)'in "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Bu tesbitten sonra, "Anneye itaatin sınırı nedir?" sualine cevap arayalım.
Kur'an-ı Kerim'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, Anne ve Babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.
Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi: "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda; herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez."(3) diyerek, önemli bir mahiyete işaret etmiştir.
Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır."(4) hadisi, umumi bir hükümdür. Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır.
Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(5) hükmünde ittifak ettiği malumdur.
Diğer meseleye gelince: Annenizin gıybet veya iftira gibi haram olan fiilleri işlemesi, ağır bir cürümdür. Fakat size, aynı cürümü işlemeniz hususunda herhangi bir emir vermemiştir. Annenize "vallahi seninle konuşmam" demeniz, mün'akid bir yemindir.
Annenizin gıybet gibi haramlardan kaçınmasını arzu etmeniz, güzel bir duygudur. Buna rağmen, yemininizi bozmanız ve keffaret vermeniz gerekir. İbn-i Abidin: "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa "bu fena fiili bırakmalarını" emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, güzel bir ikazda bulunmuştur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari-İst.: 1401 C: 7, Sh: 69 K. Edeb: 3
(3) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkami'l Kur'an-Kahire: 1967 C: 14, Sh: 64
(4) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 518
(5) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst: 1307 C: 1, Sh: 418, İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 347
(6) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst.: 1983 C: 8 Sh: 31
CEVAP: Önce bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" veya "Adetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden; hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir.
İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra; güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar değişmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır." (Er Rum Suresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın ömür devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (SAV)'in "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Bu tesbitten sonra, "Anneye itaatin sınırı nedir?" sualine cevap arayalım.
Kur'an-ı Kerim'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, Anne ve Babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.
Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi: "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda; herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez."(3) diyerek, önemli bir mahiyete işaret etmiştir.
Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır."(4) hadisi, umumi bir hükümdür. Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır.
Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(5) hükmünde ittifak ettiği malumdur.
Diğer meseleye gelince: Annenizin gıybet veya iftira gibi haram olan fiilleri işlemesi, ağır bir cürümdür. Fakat size, aynı cürümü işlemeniz hususunda herhangi bir emir vermemiştir. Annenize "vallahi seninle konuşmam" demeniz, mün'akid bir yemindir.
Annenizin gıybet gibi haramlardan kaçınmasını arzu etmeniz, güzel bir duygudur. Buna rağmen, yemininizi bozmanız ve keffaret vermeniz gerekir. İbn-i Abidin: "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa "bu fena fiili bırakmalarını" emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, güzel bir ikazda bulunmuştur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari-İst.: 1401 C: 7, Sh: 69 K. Edeb: 3
(3) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkami'l Kur'an-Kahire: 1967 C: 14, Sh: 64
(4) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 518
(5) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst: 1307 C: 1, Sh: 418, İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 347
(6) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst.: 1983 C: 8 Sh: 31
ANNE VE BABAYA İTAATİN SINIRI NEDİR
SORU: "Müslüman olduklarını söyleyen, fakat İslam'ı bilmeyen bir ailenin tek çocuğuyum. Annemin ve babamın herhangi bir gelirleri yoktur. İki ay öncesine kadar birlikte oturuyorduk. (...) Gerek babam ve gerekse annem, diğer akrabalarımızın gıybetini yapıyorlar. Bir gün sinirlerime hakim olamayıp 'Gıybet etmeye devam ederseniz, yemin olsun sizinle aynı evde oturmam' dedim. Her ikisi de çok üzüldüler. Annem odasına çekildi ve ağladı. (...) Bir gün ben işte iken, gizlice köye gitmişler. (...) Şimdi ne yapacağıma karar veremiyorum. Hanım ve çocuklar, onları savunuyorlar. Benim hata ettiğimi söylüyorlar. (...) Anne ve babaya itaatin sınırı nedir? Bir Müslüman genç, haram işleyen annesine veya babasına nasihat edemez mi?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim, Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir.
Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah", Hz. Adem (as)'den günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar da aynı kanunlar geçerli olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de, "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır" (Er Rum Suresi: 54 ) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine, "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Buradaki inceliğin iyi kavranılması gerekir.
Bu tesbitten sonra, anne ve babanın hukuku üzerinde kısaca duralım.
Kur'an-ı Kerim'de; "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.
Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15 ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi, "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez"(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.
Hanefi fukahasının, "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayri müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu, Allahu Teala (cc)'nın, 'Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin' emrine dayanır. Bu ayet-i kerime, müşrik olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur.
Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(4) hükmünde ittifak ettiği malumdur. İslam fıkhında itaat, ma'ruf ile sınırlıdır. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(5) buyurduğu ve umumi olan hükmü beyan ettiği sabittir.
Bu genel izahtan sonra, mektubunuzdaki meseleye geçebiliriz. Önce iki nokta üzerinde duralım. Birincisi: Nafakalarını temin ettiğinizi dikkate alarak, kendinizi babanızın ve annenizin amiri zannetmişsiniz. Halbuki Allahu Teala (cc) onlara, 'üf' bile demeden hizmet etmenizi farz kılmıştır. İkincisi: Babanızın ve annenizin gıybet etmeleri haram bir cürümdür.
Fakat size, aynı haramı işlemenizi emretmemişlerdir. Anne ve babaya nasihatin bir usulü vardır. İbn-i Abidin, "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa 'bu fena fiili bırakmalarını' emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, nasihat usulünü beyan etmiştir. Size tavsiyem şudur; önce derhal yemininizi bozunuz ve keffaret veriniz. Daha sonra babanızın ve annenizin gönlünü alınız ve onlara hizmet ediniz. Eğer anne ve baban; senden razı olur ve sana dua ederlerse, bu büyük bir nimettir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, Çağrı Yay., C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari- İst: 1401, C: 7, Sh: 69, K. Edeb: 3.
(3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 14, Sh: 64.
(4) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965, C: 2, Sh: 46; ayrıca Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst: 1307, C: 1, Sh: 418.
(5) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 1, Sh: 518.
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 8, Sh: 311
CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim, Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir.
Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah", Hz. Adem (as)'den günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar da aynı kanunlar geçerli olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de, "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır" (Er Rum Suresi: 54 ) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine, "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Buradaki inceliğin iyi kavranılması gerekir.
Bu tesbitten sonra, anne ve babanın hukuku üzerinde kısaca duralım.
Kur'an-ı Kerim'de; "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.
Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15 ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi, "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez"(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.
Hanefi fukahasının, "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayri müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu, Allahu Teala (cc)'nın, 'Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin' emrine dayanır. Bu ayet-i kerime, müşrik olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur.
Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(4) hükmünde ittifak ettiği malumdur. İslam fıkhında itaat, ma'ruf ile sınırlıdır. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(5) buyurduğu ve umumi olan hükmü beyan ettiği sabittir.
Bu genel izahtan sonra, mektubunuzdaki meseleye geçebiliriz. Önce iki nokta üzerinde duralım. Birincisi: Nafakalarını temin ettiğinizi dikkate alarak, kendinizi babanızın ve annenizin amiri zannetmişsiniz. Halbuki Allahu Teala (cc) onlara, 'üf' bile demeden hizmet etmenizi farz kılmıştır. İkincisi: Babanızın ve annenizin gıybet etmeleri haram bir cürümdür.
Fakat size, aynı haramı işlemenizi emretmemişlerdir. Anne ve babaya nasihatin bir usulü vardır. İbn-i Abidin, "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa 'bu fena fiili bırakmalarını' emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, nasihat usulünü beyan etmiştir. Size tavsiyem şudur; önce derhal yemininizi bozunuz ve keffaret veriniz. Daha sonra babanızın ve annenizin gönlünü alınız ve onlara hizmet ediniz. Eğer anne ve baban; senden razı olur ve sana dua ederlerse, bu büyük bir nimettir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, Çağrı Yay., C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari- İst: 1401, C: 7, Sh: 69, K. Edeb: 3.
(3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 14, Sh: 64.
(4) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965, C: 2, Sh: 46; ayrıca Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst: 1307, C: 1, Sh: 418.
(5) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 1, Sh: 518.
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 8, Sh: 311
ANA-BABAYA NAFAKA
SORU: "Elimden geldiğince İslami hükümlere göre yaşamaya çalışan bir kardeşinizim. Vicdanen rahatsız olduğum bir ailevi meseleyi size sormak istiyorum. Babam geleneksel bir Müslümandır. Kendi kanaatine göre din anlayışı vardır. Namazını kılmasına rağmen, İslami meseleleri hafife alabilmektedir. (...) Babam ile ilişkilerim nasıl olmalıdır? Nafakası benim üzerime vacip midir, değil midir?"
CEVAP: Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(1) hükmünde ittifak etmiştir. Anne ve babanızın hukukunu muhafaza hususunda hassasiyet göstermeniz zaruret vardır. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst.: 1307 C: 1, Sh: 418
CEVAP: Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(1) hükmünde ittifak etmiştir. Anne ve babanızın hukukunu muhafaza hususunda hassasiyet göstermeniz zaruret vardır. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst.: 1307 C: 1, Sh: 418
Ana Gibi Yâr Olmaz
Atalarımız;
"Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz." demişlerdir.
Hakîkaten dünyâyı diyâr diyâr gezsek, anamız gibi bizi bağrına basarak sevecek ve şefkatle kucaklayacak bir ana bulamayız. İnsan, hanımı gibisini veya ondan daha iyisini her yerde bulabilir, fakat ana gibisini hiç bir diyârda bulamaz.
Âile içinde çocuk üzerinde en çok hakkı olan ve hizmeti geçen annedir. Anne, hâmile kaldığı andan itibâren çocuk yüzünden sıkıntı çekmeye başlar. Doğum sırasında bu sıkıntı, zirveye ulaşır. Kimi zaman doğum, annenin hayâtına mâl olur.
Annenin esas hizmeti, doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi, temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi ve tedâvîsi gibi ardı arkası kesilmeden ömür boyu sürecek bir hizmet dönemi içersine girer.
Cenâb-ı Hakk’ın özellikle annelere lutfettiği şefkat duygusu, anneleri; istirâhatini, sıhhatini, yeme-içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevkeder.
Annenin bu sonu ve sınırı olmayan fedâkârlıklarının bedelini, evlâdın maddî bir karşlıkla ödemesi mümkün değildir.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna bir adam geldi ve:
"Yâ Rasûlallâh! Anam iyice ihtiyarladı. Ben onu kendi ellerimle yediriyor, içiriyor ve sırtımda taşıyorum.. Hâsılı her türlü ihtiyâcını karşılıyorum.. Mükâfâta hak kazandım mı?." dedi.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz cevâben:
"Hayır, bu senin yaptıkların, ananın senin üzerindeki haklarının yüzde birine bile karşılık değildir. Fakat sen, iyilik ediyorsun. Allâh sana bu az iyilik karşılığında çok sevap verir." buyurdular.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:
"Cennet annelerin ayakları altındadır." hadîs-i şerîfi de annelerin lâyık oldukları yüce mertebeyi belirlemekte ve erkekle eşit olmaktan öte üstün haklara sahib bulunduklarına işaret etmektedir.
İbn-i Amr (r.a.) anlatıyor:
"Bir adam cihâda iştirâk etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin istedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
"Annen, baban sağ mı?" diye sordu. Adam:
"Evet." deyince Rasûlullâh (s.a.v.):
"Onlara hizmet de cihâd sayılır, sen onlara hizmet ederek cihâd yap!" buyurdu.
"Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz." demişlerdir.
Hakîkaten dünyâyı diyâr diyâr gezsek, anamız gibi bizi bağrına basarak sevecek ve şefkatle kucaklayacak bir ana bulamayız. İnsan, hanımı gibisini veya ondan daha iyisini her yerde bulabilir, fakat ana gibisini hiç bir diyârda bulamaz.
Âile içinde çocuk üzerinde en çok hakkı olan ve hizmeti geçen annedir. Anne, hâmile kaldığı andan itibâren çocuk yüzünden sıkıntı çekmeye başlar. Doğum sırasında bu sıkıntı, zirveye ulaşır. Kimi zaman doğum, annenin hayâtına mâl olur.
Annenin esas hizmeti, doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi, temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi ve tedâvîsi gibi ardı arkası kesilmeden ömür boyu sürecek bir hizmet dönemi içersine girer.
Cenâb-ı Hakk’ın özellikle annelere lutfettiği şefkat duygusu, anneleri; istirâhatini, sıhhatini, yeme-içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevkeder.
Annenin bu sonu ve sınırı olmayan fedâkârlıklarının bedelini, evlâdın maddî bir karşlıkla ödemesi mümkün değildir.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna bir adam geldi ve:
"Yâ Rasûlallâh! Anam iyice ihtiyarladı. Ben onu kendi ellerimle yediriyor, içiriyor ve sırtımda taşıyorum.. Hâsılı her türlü ihtiyâcını karşılıyorum.. Mükâfâta hak kazandım mı?." dedi.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz cevâben:
"Hayır, bu senin yaptıkların, ananın senin üzerindeki haklarının yüzde birine bile karşılık değildir. Fakat sen, iyilik ediyorsun. Allâh sana bu az iyilik karşılığında çok sevap verir." buyurdular.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:
"Cennet annelerin ayakları altındadır." hadîs-i şerîfi de annelerin lâyık oldukları yüce mertebeyi belirlemekte ve erkekle eşit olmaktan öte üstün haklara sahib bulunduklarına işaret etmektedir.
İbn-i Amr (r.a.) anlatıyor:
"Bir adam cihâda iştirâk etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin istedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
"Annen, baban sağ mı?" diye sordu. Adam:
"Evet." deyince Rasûlullâh (s.a.v.):
"Onlara hizmet de cihâd sayılır, sen onlara hizmet ederek cihâd yap!" buyurdu.
18 Haziran 2017 Pazar
Kadının İmameti
Kadınların namazda imamlık yapması , bir kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.
Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından Ümmî Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları ls1am fakihleri tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Hanbel' in Müsned' inde, Ebu Davud'un Sünen' in de, İbn Huzeyme' nin Sahih ' inde, Beyhaki ' nin Sünen-i Kebir ' inde , Hakim ' in Müstedrek ' inde ve muahhar pek çok kaynakta yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (s.a.v.) istisnai olarak Ümmî Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. Ümmî Varaka' nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti.
Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni, Taberi, 1bn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi müctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.
Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından Ümmî Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları ls1am fakihleri tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Hanbel' in Müsned' inde, Ebu Davud'un Sünen' in de, İbn Huzeyme' nin Sahih ' inde, Beyhaki ' nin Sünen-i Kebir ' inde , Hakim ' in Müstedrek ' inde ve muahhar pek çok kaynakta yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (s.a.v.) istisnai olarak Ümmî Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. Ümmî Varaka' nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti.
Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni, Taberi, 1bn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi müctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.
Kadınların Cuma, Bayram ve Cenaze Namazı
Kılıp Kılamayacağı ve Bunların Saflardaki Durumu
Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur.
Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cum’a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir.
Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir.
Nitekim bir hadis-i şerifte, "Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta .müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır." (Ebu Davad, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172) buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir.
Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadetten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir.
Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.
Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (s.a.) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir.
Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde,cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
Safların düzenlenmesine gelince:
İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97. Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52) buyurmuştur.
Sünnet olan safların böyle olmasıdır. Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır. bu duruma sebep olan kadınlar da günah işlemiş olurlar.
Bu durum, rüku, ve secdesi bulunmayan cenaze namazında meydana gelirse, erkeklerin namazı fasit olmazsa da, sünnete (yani Hz. Peygamber (s.a.) 'in düzenlemesine) aykırı hareket edildiği için mekruh olur.
Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur.
Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cum’a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir.
Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir.
Nitekim bir hadis-i şerifte, "Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta .müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır." (Ebu Davad, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172) buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir.
Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadetten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir.
Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.
Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (s.a.) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir.
Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde,cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
Safların düzenlenmesine gelince:
İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97. Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52) buyurmuştur.
Sünnet olan safların böyle olmasıdır. Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır. bu duruma sebep olan kadınlar da günah işlemiş olurlar.
Bu durum, rüku, ve secdesi bulunmayan cenaze namazında meydana gelirse, erkeklerin namazı fasit olmazsa da, sünnete (yani Hz. Peygamber (s.a.) 'in düzenlemesine) aykırı hareket edildiği için mekruh olur.
Kadınların Özel Hallerinde Yapamayacakları ibadetler
Dinimiz müslümanları ibadet etmekle yükümlü kılmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da kadın ile erkek arasında bir ayırım yapmamıştır. Çünkü erkeğin olduğu kadar kadının da ibadete ihtiyacı vardır. Erkek, yapmakla yükümlü olduğu ibadet görevini yapmadığı zaman Allah’a karşı sorumlu olduğu gibi kadın da aynı şekilde sorumludur.
Ancak kadınlarda, ayhali (hayz), lohusalık (nifas) ve istihaza (özür akıntısı) denilen, kendilerine özel bazı haller vardır.
Kadınların ayhali dönemlerinde, -temizleninceye kadar,- cinsî ilişkide bulunmaları Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/222) yasaklanmış; namaz, oruç ve Kabe’yi tavaf da, sünnetle bu yasak kapsamına alınmıştır. Nitekim, Fatma binti Ebî Hubeyş’in:
-Ben istihazalı bir kadınım; hiç akıntım durmuyor. Namazı bırakayım mı? şeklindeki sorusuna Hz.Peygamber (s.a.):
-”Hayır, o hayız akıntısı değil; damardan gelen hastalık kanıdır. Adet gördüğün günler sayısınca namazı bırak. (Bu sayı dolunca) yıkan ve namaz kıl” (Müslim, Hayz, 14; Ebû Davûd, Taharet, 109; Tirmizi, Taharet, 96; Nesaî, Hayz, 2) buyurmuştur. Bu istihazalı durumda olan kadınlar, taharet yönünden özürlü kimseler gibi, her vakitte abdest alarak namazlarını kılarlar. Nitekim Tirmizi’nin rivayetinde: “vakit gelince her namaz için abdest al” ziyadesi de yer almıştır.
Kadınların ayhali dönemlerinde namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri ayrıca bu günlerde kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müctehid ve fakihleri arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiçbir İslâm bilgini bunun aksini söylememiştir. Nitekim:
- Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soru soran Muaze adlı hanıma Hz.Aişe:
- Sen (hanımların ay halinden kılamadıkları namazların da kazası gerekeceğini söyliyen) Haruriye’den misin? demiş;
- Hayır, Haruriye değilim, ama (öğrenmek için) soruyorum, cevabı üzerine: Hz.Aişe:
- “Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu kaza etmekle emrolunduk, namazın kazasıyle emrolunmadık, (Müslim, Hayz, 15) demiştir.
Ayhalinde iken kadınların Kâbe’yi tavaf edemeyecekleri konusunda da Hz.Aişe; veda haccı esnasında yolda Serif denilen yerde âdet görmeye başlaması üzerine, Rasûlüllah (s.a.)’in:
- “Bu Allah Teâlâ’nın, Hz.Adem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir. (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbeyi tavaf etme, buyurduğunu” (Buharî, Hayz, 1) nakletmiştir.
Nifas (lohusalık) hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde “nifas” kelimesi “hayız” anlamında da kullanılmıştır. İbn Hazm diyor ki, Peygamberimizin “nifas” kelimesini “hayız” anlamında da kullanmasından, bunların hükümlerinin aynı olduğu anlaşılır.(El-Muhalla, I, 273) İslam âlimleri, nifasın hükmünün, hayız gibi olduğu hususunda ittifak halindedir.(Neylü’l-evtar, I, 333)
Âdet gören veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarına gelince; bu konuda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
İmam Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hayızlı veya lohusa olan kadınların el sürmeyerek ezbere veya yüzünden Kur’an-ı Kerim’i okuyabilirler.(Babu Fethi’l-İnaye, I,217) İmam Mâlik bu durumdaki Kur’an öğretici ve öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim’i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen câiz görmüştür.(Babu Fethi’l-İnaye, I, 217-218)
Zahiri mezhebi fakihlerinden İbn Hazm ise hayız ve lohusa olan kadınlarla cünüp olan kimselerin hem Kur’an-ı Kerim’i tutmaları ve hem de okumalarının câiz olduğunu söylemiştir.(el-Muhallâ, I, 94)
Hanefi ve Şafiîler ise Tirmizî, ile İbn Mâce’nin İbn Ömer (r.a.)den rivâyet ettikleri:
“Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.”(Tirmizi, Tahare, 98; İbn Mâce, Tahare, 105) anlamındaki hadis-i şerifini esas alarak, hayız veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarının caiz olmadığını söylemişlerdir.
Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmadığı için, kadınların âdet günlerinde namazlarını kılıp oruçlarını tutabilecekleri sözü isabetli değildir. Bu iddia, bu konudaki hadis-i şeriflere ve peygamberimizden günümüze kadar ki icma haline gelmiş uygulamaya aykırıdır.
Yukarda belirtildiği üzere, sözüne itibar edilen hiç bir İslâm âlimi böyle görüş ileri sürmemiştir. Konuya kadın erkek eşitliği açısından bakmak da yanlıştır. Bunun kadın erkek eşitliğiyle bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz hanımların bu halleri devam ettiği sürece namaz kılamıyacaklarını, oruç tutamıyacaklarını ve Kâbeyi tavaf edemiyeceklerini bildirmiştir. Şüphesiz her konu Kur’an-ı Kerim’de detaylı olarak yer almamıştır. Kur’an-ı Kerim’den sonra İslâmî hükümlerin ikinci kaynağı da sünnettir. Kur’an-ı Kerîm’de:
“Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 4/80); “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.”(Haşr,59/7) buyurulmuş; peygamberimizin emir ve tavsiyelerine uyulması emredilmiştir.
Sünnette yer alan ve tarih boyunca da sünnete uygun olarak uygulanan bir konu hakkında aykırı bir görüşte bulunmanın bir değer taşımıyacağı açıktır.
Ancak kadınlarda, ayhali (hayz), lohusalık (nifas) ve istihaza (özür akıntısı) denilen, kendilerine özel bazı haller vardır.
Kadınların ayhali dönemlerinde, -temizleninceye kadar,- cinsî ilişkide bulunmaları Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/222) yasaklanmış; namaz, oruç ve Kabe’yi tavaf da, sünnetle bu yasak kapsamına alınmıştır. Nitekim, Fatma binti Ebî Hubeyş’in:
-Ben istihazalı bir kadınım; hiç akıntım durmuyor. Namazı bırakayım mı? şeklindeki sorusuna Hz.Peygamber (s.a.):
-”Hayır, o hayız akıntısı değil; damardan gelen hastalık kanıdır. Adet gördüğün günler sayısınca namazı bırak. (Bu sayı dolunca) yıkan ve namaz kıl” (Müslim, Hayz, 14; Ebû Davûd, Taharet, 109; Tirmizi, Taharet, 96; Nesaî, Hayz, 2) buyurmuştur. Bu istihazalı durumda olan kadınlar, taharet yönünden özürlü kimseler gibi, her vakitte abdest alarak namazlarını kılarlar. Nitekim Tirmizi’nin rivayetinde: “vakit gelince her namaz için abdest al” ziyadesi de yer almıştır.
Kadınların ayhali dönemlerinde namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri ayrıca bu günlerde kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müctehid ve fakihleri arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiçbir İslâm bilgini bunun aksini söylememiştir. Nitekim:
- Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soru soran Muaze adlı hanıma Hz.Aişe:
- Sen (hanımların ay halinden kılamadıkları namazların da kazası gerekeceğini söyliyen) Haruriye’den misin? demiş;
- Hayır, Haruriye değilim, ama (öğrenmek için) soruyorum, cevabı üzerine: Hz.Aişe:
- “Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu kaza etmekle emrolunduk, namazın kazasıyle emrolunmadık, (Müslim, Hayz, 15) demiştir.
Ayhalinde iken kadınların Kâbe’yi tavaf edemeyecekleri konusunda da Hz.Aişe; veda haccı esnasında yolda Serif denilen yerde âdet görmeye başlaması üzerine, Rasûlüllah (s.a.)’in:
- “Bu Allah Teâlâ’nın, Hz.Adem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir. (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbeyi tavaf etme, buyurduğunu” (Buharî, Hayz, 1) nakletmiştir.
Nifas (lohusalık) hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde “nifas” kelimesi “hayız” anlamında da kullanılmıştır. İbn Hazm diyor ki, Peygamberimizin “nifas” kelimesini “hayız” anlamında da kullanmasından, bunların hükümlerinin aynı olduğu anlaşılır.(El-Muhalla, I, 273) İslam âlimleri, nifasın hükmünün, hayız gibi olduğu hususunda ittifak halindedir.(Neylü’l-evtar, I, 333)
Âdet gören veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarına gelince; bu konuda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
İmam Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hayızlı veya lohusa olan kadınların el sürmeyerek ezbere veya yüzünden Kur’an-ı Kerim’i okuyabilirler.(Babu Fethi’l-İnaye, I,217) İmam Mâlik bu durumdaki Kur’an öğretici ve öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim’i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen câiz görmüştür.(Babu Fethi’l-İnaye, I, 217-218)
Zahiri mezhebi fakihlerinden İbn Hazm ise hayız ve lohusa olan kadınlarla cünüp olan kimselerin hem Kur’an-ı Kerim’i tutmaları ve hem de okumalarının câiz olduğunu söylemiştir.(el-Muhallâ, I, 94)
Hanefi ve Şafiîler ise Tirmizî, ile İbn Mâce’nin İbn Ömer (r.a.)den rivâyet ettikleri:
“Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.”(Tirmizi, Tahare, 98; İbn Mâce, Tahare, 105) anlamındaki hadis-i şerifini esas alarak, hayız veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarının caiz olmadığını söylemişlerdir.
Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmadığı için, kadınların âdet günlerinde namazlarını kılıp oruçlarını tutabilecekleri sözü isabetli değildir. Bu iddia, bu konudaki hadis-i şeriflere ve peygamberimizden günümüze kadar ki icma haline gelmiş uygulamaya aykırıdır.
Yukarda belirtildiği üzere, sözüne itibar edilen hiç bir İslâm âlimi böyle görüş ileri sürmemiştir. Konuya kadın erkek eşitliği açısından bakmak da yanlıştır. Bunun kadın erkek eşitliğiyle bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz hanımların bu halleri devam ettiği sürece namaz kılamıyacaklarını, oruç tutamıyacaklarını ve Kâbeyi tavaf edemiyeceklerini bildirmiştir. Şüphesiz her konu Kur’an-ı Kerim’de detaylı olarak yer almamıştır. Kur’an-ı Kerim’den sonra İslâmî hükümlerin ikinci kaynağı da sünnettir. Kur’an-ı Kerîm’de:
“Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 4/80); “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.”(Haşr,59/7) buyurulmuş; peygamberimizin emir ve tavsiyelerine uyulması emredilmiştir.
Sünnette yer alan ve tarih boyunca da sünnete uygun olarak uygulanan bir konu hakkında aykırı bir görüşte bulunmanın bir değer taşımıyacağı açıktır.
Tüp Bebek Caizmidir
Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde;
a. Döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikahlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması;
b. Döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi;
c. Bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olması; şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir.
Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
a. Döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikahlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması;
b. Döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi;
c. Bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olması; şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir.
Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
17 Haziran 2017 Cumartesi
Kadınlara İbâdetlerde Kolaylıklar
İslâm Dîni, ibâdetlerin yapılış şeklinde kadınlara bazı kolaylıklar tanımıştır. Bunlar;namaz, oruç, hac, zekât ve cihâd gibi ibâdetlerdir.
Namaz:
Kadınlar, beş vakit namazla mükellef olmakla birlikte, cumâ, bayram ve cenâzenamazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması, başka bir kolaylıktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha fazîletlidir." (146) buyurmaktadırlar.
Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur.
Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz. Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi gerekmez.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Fâtıma bint-i Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" (147) buyurmuşlardır.
Oruç:
Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar. Ancak, Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ ederler.
Hz. Âişe (r.anha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk. Namazı kazâ etmekle emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle emrolunuyorduk." (148)
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların, kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır. Daha sonra bunları, gününe gün kazâ ederler.
Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan günleri tamamlar.
Zekât:
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Zekât için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir. Kadına âid; altın, gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellefolur.
Amr b. Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı.
Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu.
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir." (149)
Hac:
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması gerekir.
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk yapamaz."(150)
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!" (151)
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile ibâdet yaparlar.Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler. Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir.
Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ ederler." (152) buyurulur.
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz keserler.
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez.
Cihâd:
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız.
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre olduğunu bildirmişlerdir.
Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!.."(153) buyurmuşlar ve hac veya umre ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir kazanacaklarını müjdelemişlerdir.
Namaz:
Kadınlar, beş vakit namazla mükellef olmakla birlikte, cumâ, bayram ve cenâzenamazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması, başka bir kolaylıktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha fazîletlidir." (146) buyurmaktadırlar.
Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur.
Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz. Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi gerekmez.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Fâtıma bint-i Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" (147) buyurmuşlardır.
Oruç:
Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar. Ancak, Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ ederler.
Hz. Âişe (r.anha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk. Namazı kazâ etmekle emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle emrolunuyorduk." (148)
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların, kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır. Daha sonra bunları, gününe gün kazâ ederler.
Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan günleri tamamlar.
Zekât:
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Zekât için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir. Kadına âid; altın, gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellefolur.
Amr b. Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı.
Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu.
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir." (149)
Hac:
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması gerekir.
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk yapamaz."(150)
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!" (151)
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile ibâdet yaparlar.Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler. Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir.
Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ ederler." (152) buyurulur.
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz keserler.
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez.
Cihâd:
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız.
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre olduğunu bildirmişlerdir.
Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!.."(153) buyurmuşlar ve hac veya umre ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir kazanacaklarını müjdelemişlerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
