Dini Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2017 Cumartesi

Kızlarımıza Nasîhatlar

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, muhterem kerîmeleri Hz. Fâtıma-i Zehrâ (r.anhâ)’ya gelin olurken şu nasîhatta bulunmuşlardır: "Kızım kendini temiz tut! (Devamlı) Rabbini zikret! Efendin sana baktığı zaman Sen’den memnun olsun, büyük bir ferahlık duysun! Gözlerini sürmele! Sürme, kadınların ziynetidir. Kızım! Kocan sana baktığı zaman gözlerini ondan ayırma; Sen de mukâbele et! Böyle yaparsan sevgin fazla olur. O başka tarafa bakarken, Sen onun yüzüne bak! Bunun büyük mükâfâtı vardır.. Güzel bakışlarınla, güler yüzle onu takip edip memnun etmene bir ay nâfile orucu sevâbı yazılır.

Kocanın yanında sessiz ve ilgisiz durma! Onun hoşlandığı şekilde güzelce söyle ki, sana muhabbet etsin.. Kocanın hatâlarını başkalarına söyleme! Eğer söylersen, Allah Teâlâ sana gazab eder.. Sonra melekler, peygamberler ve nihâyet kocan sana gücenir..."

*
Ashâb-ı Kirâm’dan Hâris (r.a.)’ın kızı Esmâ (r.anha), gelin olup giderken annesi ona şu nasîhati yapmıştı:

"Kızım, evimizden çıkıp başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun.. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver.. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme.. Ağzını ve kulağını muhâfaza et.. Kocan sana fenâ söylerse, söylediklerini duyma; sakın mukâbelede bulunma! Ona karşı gelme! Dâimâ senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün.. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.." 

*
Arap kabilelerinin reislerinden Avf b. Milham’ın Ümm-i Unâs adında bir kızı vardı. Bu kızını Arap meliklerinden Kinde emiri Hâris b. Amir ile evlendirmeye karar verdi. Kızın annesi Ümâme, gelin olacağı gün kızını karşısına oturtup asırlardır kıymetini ve tazeliğini muhâfaza eden şu târihî nasihatlarını yapmıştı: "Bak yavrum! Sana bazı şeyler anlatacağım. Onları belleyip îcâb ettiği şekilde hareket et ki, kocanla güzel geçinip aranız bozulmasın:

1. Hâline râzı ol! Yâni kocan, yenilecek ve giyileceğe dâir ne alır getirirse kabul et! Zîrâ kalb rahatlığının ilk yolu kanâattir.

2. Kocanla olan sohbetlerinde, onun sözlerine itâat ederek konuş! İtiraz ve isyan ederek hürmet ve itâatte kusûr etme!. Böyle karşılıklı anlaşma ve itâat ile yapılan sohbetlerden Allah Teâlâ râzı olur..

3. Efendinin göreceği yerlere dikkat ve ehemmiyet göster! Sakın onun gözüne çirkin birşey çarpmasın!.

4. Kokusu olabilecek yerleri kolla, hassasiyet göster.. Daima güzel kokulu durmasını temin et.. Burnuna kötü koku gitmesin! Şunu unutma ki, güzellik ve temizlik getiren şeylerin en iyisi ve âlâsı sudur.

5. Yemek saatini iyi tesbit et.. İstediği anda hemen hazır bulundur..

6. Uyuyacağı vakti geciktirme.. Adeti ne zamansa, o zamanda yemeğini ve yatağını hazırla! Zîrâ açlık, insanı huysuzlandırdığı gibi, uykusuzluk da öfkelendirir, geçiminin bozulmasına sebep olur.

7. Mal ve eşyasını muhâfaza etmekte titizlik göster.. Çünkü malı muhâfaza etmek, iş bilmekten doğar.

8. Akrabâ ve yakınlarına hizmette kusur etme! Kocanın hısım-akrabâsına hürmet etmek de iyi idâre ve tedbirli olmaktan ileri gelir.

9. Efendinin, haberdar olduğun sırlarını sakın kimseye duyurma.. Eğer duyuracak olursan, itimâdını kaybeder, sen de ondan emin olamazsın...

10. Kocanın dîne aykırı olmayan isteklerini yerine getir.. Zıddını söyleme ve karşı gelme! Eğer karşı gelip isyan edersen, kendine kinlendirip düşman edersin.. O, kederli olduğu zaman sen neşeli olmaktan; neşeli olduğu vakit de sen hüzünlü görünmekten çekin! Zîrâ onun üzüntülü zamanında senin neşeli görünmen, neşeli zamanında da kederli bulunman onu sevmemenin, hislerine ve dertlerine ortak olmamanın delilidir. Bu hal ise, sizi birbirirnizden ayırmaya kadar götüren soğuk bir davranıştır.

Şunu iyi bil ki, bu nasihatlarımı yerine getirip gereği gibi hareket edebilmen için; isteklerine, eşinin isteklerini tercih etmen gerekmektedir. Onun isteklerini nefsinin isteklerine tercih edebilirsen, bu söylediklerimi kolayca yapabilirsin..." Büyüklerimizin tecrübe mahsûlü olarak kızlarına yaptıkaları bu nasihatlar; ağız tadıyla geçinmek, evini ve çocuklarını güzelce idâre etmek ve onları mutlu kılmak isteyen hanım kızlarımızın kulaklarına küpe olmalıdır. 

23 Ekim 2017 Pazartesi

Kervan Ticaret Yollarının Merkezi: Mekke

İki güçlü ve rakip imparatorluk, Bizans ve İran veya Sasaniler (zerdüşti), arasında, sonuçta İran'dan geçen ticari yolun kesildiği, bölge için uzun savaşlar oldu. Sonuçta, Doğu ile Akdeniz arasındaki ticaret için, kestirme olmasa da, Arabistan'dan geçen alternatif bir yol bulundu. 

Bu yolun bir bölümü denizden Yemen'deki Aden Limanına, bir bölümü de karadan, Yarımadanın Batı kıyılarını takip ederek Mekke üzerinden Şam ve Gazze'ye ulaşıyordu. Yemen ve Suriye arasında büyük bir kervan ticareti vardı ve idari merkez olan Mekke, zengin bir ticaret merkezi ve Arabistan'ın metropolü olmuştu. 

Mekke'de aynı zamanda Arabistan'ın her tarafında bilinen ve şehirde yapılan ticari panayıra alış veriş yapmaya gelenlere emniyet sağlayan kutsal bir yer olan Kabe de bulunuyordu. O zamanlar, putperestler için kutsal bir ziyaret yeri olan Kabe, bir köşesinde Hacerü'l-Esved (siyah taş)ın bulunduğu, neredeyse kübik bir şekle sahip bir binadır. 

Kabe, putperestlik inancına sahip, çok sayıda hacı çeken bir yerdi. Böylece Zemzem pınarından bir kaç adım ilerde bulunan yapı, küçük ve zengin bir tacir grubunun idaresinde olan Mekke'nin ekonomik ve ticari hayatında önemli bir rol oynamaktaydı.

18 Ekim 2017 Çarşamba

UHDUD - FiL - EBABiL


Kur'ân-ı Kerîm'de, isimlerinden Uhdûd eshabı olarak bahsedilen bir topluluk vardır. Uhdûd, arapçada yerdeki derin ve uzun hendek veya yarığa denir. Dönemin kafirleri, müminleri imanlarından vazgeçirmek için içi ateşle dolu hendekler hazırlamışlardı. Müminleri bu hendeklere attıkları için Eshabu'l Uhdûd adını almışlardır. Efendimiz, Uhdûd eshabını andıkları zaman, ölümü aratacak bu türlü belalara uğramaktan Allahü tealaya sığınırlardı.

Zaman itibariyle Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulünden çok uzak olmayan bir dönemde yaşanan bu olay, Mekkelilerce meşhur ve çok bilinen bir olaydı. Eshab-ı kirama yaptıkları zulümler dayanılmaz noktaya eriştiğinde, müşrikleri ikaz için Uhdûd toplumunun yaptıkları zulümler ve başlarına gelen belalar, ayet-i Kerîmelerle şöyle anlatılmıştır; "Hazırladıkları hendekleri tutuşturulmuş ateşle doldurup çevresinde oturarak iman eden kimselere, dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlere lanet edilmiştir. Bu inkarcıların, iman edenleri ateş azabına uğratmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinde bulunan, Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmiş olmalarındandır. Allah herşeye şahiddir. Muhakkak ki, iman etmiş erkek ve kadınları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yangın azabı vardır."

Bu olayların başlangıcında yaşanan bazı sahneleri Efendimiz şöyle anlatmışlardır; "Bir kralın bir sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca kral, sihri öğretmesi için onun yanına bir genç kattı. Meğer o gencin yolu üzerinde bir alim zat varmış. Gencin kalbi bu zata meyletmiş ve onun dinine girmiş. Günlerden bir gün sihirbaza giderken bir büyük yılana rastgelmiş. Yılan, insanların yoldan geçmesine engel oluyordu. O genç, eline bir taş alıp; "Ya Rabbi, alim olan zat, senin katında sihirbazdan daha hayırlı ise bu taşla yılanı öldürmeyi nasip et" diye dua ederek yılanı öldürmüş. Daha sonra o genç, duası bereketiyle anadan doğma körlüğü, alaca deri hastalığını ve daha nice hastalıkları iyi eder olmuş.

Kralın bir arkadaşı vardı. Bir gün kör oldu. Gencin meziyetlerini işiterek yanına gitti. Genç dua edince körlükten kurtuldu. Kral arkadaşına nasıl olduğunu sorunca arkadaşı, gencin diliyle beni Rabbim iyileştirdi diye cevap verdi. Bunun üzerine kral, bendan başka rab mı tanıyorsun diyerek adamcağıza öyle işkenceler etti ki gencin adını vermek zorunda kaldı. Genç te işkenceye çekilince alim zatın kimliğini vermek zorunda kaldı. Alim zatı dininden çıkarmaya zorlayan kral, başarılı olamayınca onu bıçkıyla ikiye bölerek öldürdü. Aynı teklifi gence yapınca genç te reddetti. Onu da kayalıklardan atarak öldürmek üzere bir dağın tepesine gönderdi. Tam atacakları sırada dağ sarsıldı ve kralın bütün adamları öldü. Kral bu sefer suda boğsunlar diye gemiyle denize gönderdi. Gemidekiler helak olsa da genç, suyun üzerinde yürüyerek sahile çıktı. Kralın huzuruna vararak; "Beni öldürmene imkan yok. Ancak insanları bir araya toplayıp beni bağlarsan ve ok torbamdaki oklardan birini alarak; bu gencin rabbisinin adıyla diyerek oku atarsan öldürebilirsin" deyince kral da aynısını yaptı. Genç, şakağına saplanan okla şehid oldu. İnsanlar bu olayı görünce, hep birlikte gencin rabbisine iman ettiklerini söylediler. Kralın çevresi; "İşte şimdi korktuğun başına geldi" deyince kral, hendekler kazdırarak içlerinde ateşler yaktırdı. İman edenleri de o ateşe attılar. Hatta beraberinde süt emen bir çocuk olan üç çocuklu bir kadın vardı. Kral kadına; "Dininden dön, yoksa çocuklarını ateşe atarım" dedi. Kadın dininde sebat etti. Bunun üzerine büyük oğlunu ateşe attı. Kral yine aynı şeyi teklif etse de kadın yine reddetti. Kral, ortanca oğlunu ateşe attı. Kral aynı teklifi tekrar yapsa da kadın yine dininden dönmedi. Kral bu sefer kundaktaki bebeğini ateşe atmak üzere kendisinden aldıklarında kadıncağız dininden dönmeye azmetti. Ancak beşikteyken konuşan çocuklardan biri olan bu yavru, annesine seslenerek; "Anneciğim, sen doğru yoldasın, üzülme, sakın islamdan dönme" deyince anneyle çocuğunu ateşe attılar."

YAŞADIKLARI DÖNEM
İslami kaynakların Uhdûd eshabı ile ilgili olarak naklettikleri bu olay, Efendimizin dünyayı şereflendirmelerinden 90 sene önce 480 M'de Necran'da, Himyeriler zamanında yaşanmıştır. Bunu, diğer milletlerin tarihleri ve arkeolojik bulgular da teyid etmektedir.

Necran, Mekke ile Yemen'in arasında bulunmaktadır. Dönemin Himyeri kralı Zü Nüvas isminde bir yahudi idi. Halkın yahudi dinine girmesi için çaba gösteriyordu. Îsâ aleyhisselamın şeriatine bağlı olan mü'minlerin (bugünkü teslis inancında olmayan gerçek İseviler) çoğalması üzerine baskıya başladı. Necranlılar baskıya boyun eğmeyince Süryani kayıtlarına göre 120 bin kişilik kuvvetli bir ordu ile üzerlerine vardı. Karşı duranları öldürdüler. Esirleri ise hapsettiler. Bundan sonra büyük hendekler kazdırarak içlerine ateşler yaktırdı. Yahudiliği reddedenlerin hepsi diri diri ateşe atıldı. Sonuçta Necranlı bazı mü'minler kaçabilmişler, diğerleri ise din değiştirmiş gibi göründüler.

Mekke'nin Cürhümlü reislerinden Hâris b. Müdâd, kendisine sığınan Necranlı mü'minleri himaye altına alır. Bunula da kalmaz, bu vahşetin sorumlularını cezalandırmak için askeri bir sefer düzenler. Bu seferin sonucu bilinemiyor. Ancak İran'ın İsfehan şehrinde bir mezar taşında; "Ben, hendeklerin sahiplerini/Uhdûd eshabını cezalandıran Hâris b. Müdâd'ım" yazısı bulunmaktadır ki; muhtemelen haris, kısmi başarılar elde ettikten sonra mağlup olarak İsfehan'a kaçmış olmalıdır.

Süryani kaynaklarının bildirdiğine göre Zü Nüvas bununla da kalmaz, Güney Irak'ta hüküm süren Hire kralına haber göndererek onun da ülkesine sığınan müminleri imha etmesini ister.

Zü Nüvas'ın bu vahşeti, o zamanlar büyük yankı uyandırmıştı. Şehid ailelerin arzusu üzerine Doğu Roma destekli Habeş ordusu Yemen'e hareket eder. Fakat Zû Nüvâs, Habeşli komutanlara muazzam para vaadinde bulunur. Bu teklife aldanan komutanlar, parayı almaya geldiklerinde kılıçtan geçirilirler. Başsız kalan habeş ordusunun bir kısmı kaçar, bir kısmı da imha edilir. Bu harekatın sonucunu anlatan 518 M tarihli iki kitabe vardır ki, bunlarda, 13 bin ölü, 9 bin 500 esir ve 28 bin büyük ve küçük baş hayvan ele geçirildiğini yazılıdır. Bu hezimet üzerine yine Doğu Roma destekli büyük bir Habeş ordusu ikinci bir harekat başlatırlar. Babu'l mendep boğazına gelindiğinde gemilerin bir kısmının alabora olmasına rağmen harekata devam edilerek Himyer ordusu bozguna uğratılır. Yakalanacağını anlayan Zû Nüvâs, kendisini kayalıklardan denize atmak suretiyle intihar eder.

EBREHE 
Böylece Yemen'in idaresi tamamen Habeşlilerin eline geçmiştir. Habeş Necaşisi buraya derhal genel bir vali tayin ederek halkın, dini inanışlarında serbest olmasını sağlar. Yemen'e ilk tayin edilen vali Aryat'tır. Burada bir süre valilik yapan Aryat, meşhur Ebrehe tarafından öldürülür. Habeş necaşisi bu olayda suskun kalmak zorunda kalır. O dönemde Yemen'deki İsevilik, henüz bozulmamış saf bir İslamı temsil ediyordu. Yani; Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine saparak Îsâ aleyhisselamı tanrı tanımayan ve domuz eti yemeyen gerçek İsevilik hüküm sürüyordu. Ebrehe'nin başa geçmesiyle İsevilikte dejenerasyonun başladığı görülür. Bunu, Ebrehe'nin 543 M yılında tanzim ettirdiği bir kitabesinde açıkça görmekteyiz. Ebrehe'den önceki kitabeler, İslamiyetteki besmeleyle aynı manada olan; "Rahim olan Allah'ın rahmeti, kudreti ve bağışlaması ile..." diyerek başlıyordu. Ebrehe kitabelerinde ise yavaş yavaş teslisin hortladığı görülür. Bu kitabeler ise; "Rahim olan Allah'ın rahmeti, bağışlaması ve kudretiyle ve O'nun Mesihi ve Kutsal Ruhu ile...." diyerek başlamaktadır. Bu bizde, Aryat'ın öldürülmesinde hıristiyanlık dünyasında çok yaşanan bir mezheb savaşının yattığı şüphesini uyandırmaktadır. Aşağıda anlatacağımız Ebrehe'nin faaliyetlerinden de açıkça bu anlaşılmaktadır. Muhtemelen dejenere olmuş Doğu Roma İseviliği/hıristiyanlık, Aryat'ın öldürülmesiyle henüz saflığını koruyan Habeş İseviliğine galip gelmişti. Zira Ebrehe'nin yaptığı ihtilale Habeş necaşisi açıkça suskun kalmak zorunda kalmıştı. Bu suskunluğun gerisinde Habeşistan'ın pek çok konuda Bizansa bağlı olmasının yattığı düşünülebilir.

Her neyse Ebrehe, Arap yarımadası sakinlerini Hıristiyanlaştırma politikasına hız vererek San'a şehrinde büyük bir tapınak inşasına girişir. Bu bina, arap edebiyatına Kalis (eglise/kilise) ismiyle şöhret yapmıştır. Doğu Roma imparatoru, kilisenin tezyinatı için İstanbul'dan işçi, usta, mermer ve mozaik göndermekle kalmamış, dini hayatın düzenlenmesi için bir de papaz göndermişti. Bu papaz, İskenderiye'de görev yapan Gregentius isimli bir İtalyan'dı. Muhtemelen papaz, Teslis (Baba-oğul-kutsal ruh) inancına mensuptu. Zira, Habeşistan gibi yakın bir ülkeden din adamı getirtmek yerine, İskenderiye'den, hem de İtalyan bir papazın gönderilmesi manidardır. Bu papaz ayağının tozuyla Arabistan için 23 maddelik bir kanunlar mecmuası hazırlamıştır. Bu vesikanın Yunanca aslı Viyana kütüphanesi el yazmaları arasındadır. Vesika incelendiğinde bu durumun daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz.

Ebrehe, söz konusu kilisenin inşası için yöre araplarına oldukça eziyet etmiş, hatta civardaki Saba Melikesi Belkıs'a ait tarihi sarayın sütunlarını tahrip etmişti. Ebrehe, bütün arapların Sa'na'daki bu kiliseye gelmesini istiyordu. Oysa yöre insanları hangi puta taparsa tapsın hac ziyareti için Kâbe'ye gidiyorlardı. Bunu engelleyemeyen Ebrehe, Kâbe'yi yıkmak için fırsat kollamaya başlar. İstediği fırsat, bir Mekkelinin Kalis'e büyük abdestini yapmasıyla ayağına kadar gelmiş olur. Belki de bu pisleme olayını bizzat tezgahlayan Ebrehe'ydi.

FİL DESTEKLİ ORDU 
Sonuçta Ebrehe, MS. 570 senesinde, Efendimizin dünyayı şereflendirmesinden bir kaç ay önce, 60 bin kişilik muazzam bir ordu hazırlayarak Mekke'ye doğru yola çıkar. Ordunun güçlü olmasının nedeni fillerdi. Bunların arasında bir tanesi vardı ki, o güne kadar görülmemiş irilikte ve beyaz renkteydi. Ebrehe, geçtiği yerlerdeki tüm Kabileleri kendisine bağlayarak ilerliyordu. Bu arada kendisine karşı çıkan Ehabiş adı verilen arap konfedere kuvvetlerini Tâif yakınlarında bozguna uğrattı.

Ebrehe'nin asıl hedefi Kâbe'ydi. Zira geçtiği yerlerdeki putlarla dolu tapınaklara dokunmuyordu. Mesela Taif'te bulunan Lat putuna ve tapınağına dokunmamak üzere Taiflilerle bir anlaşma dahi yapmıştı. Taifliler bunun karşılığında, Mekke'ye kadar Ebrehe'ye kılavuzluk etmek üzere Ebû Riğal isimli birini görevlendirirler. Fakat bu rehber, yolda; el Muğammas'a gelindiğinde aniden ölür. Ebrehe'nin ordusu Mekke yakınlarında talana girerek yüzlerce büyük ve küçük baş hayvan gaspederler. Bu sırada Ebrehe'nin sürpriz bir ziyaretçisi olur. Bu ziyaretçi, Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'dir. Asıl adı Şeybe olan Abdülmuttalib, Mekke'nin reisidir ve Yemenlilerce de tanınmaktadır. Yakışıklıdır. Yaşlı olmasına rağmen dinç ve heybetli, bunun yanında hitabeti de çok iyidir. Ebrehe ise tip olarak Abdülmuttalib'in tam zıttıdır. Bu nedenle Ebrehe, onu ilk gördüğünde etkilenir. Abdülmuttalib ondan; Kabe'ye dokunmamasını, isterse diğer kabilelerle yapıldığı gibi bir anlaşma yapabilecekleni söyler. Teklif olarak ta Tihame bölgesinin yıllık buğday gelirinin üçte birisini önerir. Fakat Ebrehe kesinlikle anlaşma yapmayacağını belirtir. Bunun üzerine Abdülmuttalib, siyahi valiyi şaşırtan bir talepte bulunur. Ordusunun gaspettiği 200 kadar devenin iade edilmesini ister. Ebrehe'nin şaşırması üzerine; "Develer bana ait olduğu için onları istiyorum. Ka'beye gelince, orası Allah'ın evidir. Sahibi ne yapacağını bilir" der. Ebrehe, develeri teslim ettikten sonra ordusunda bulunan devasa fil başta olmak üzere Ka'be'ye yönelir. Bu sırada peşpeşe müthiş olaylar meydana gelir. Önce dev fil yürümemek için direnir. Ne kadar zorlasalar da Mekke istikametinde yürümez. Yönünü başka taraflara çevirdiklerinde ise yürür.

EBÂBİL 
Ordu, fil ile uğraşırken Mekke'nin batı tarafından, Kızıldeniz istikametinden bulut gibi kuş sürülerinin geldiği görülür. Kur'ân-ı Kerîm'de Ebâbîl adı verilen bu kuşlar, ağızlarında taşıdıkları pişmiş toprak parçalarını Ebrehe ordusunun üzerine yağdırırlar. Bu olay, şehri boşaltıp dağlara sığınan binlerce Mekke'linin gözü önünde gerçekleşmiştir. Bazı Mekkeliler, kuşların kanatlarından düşen tüyleri dahi hatıra olarak almışlardır. Kuşları attığı taşlar birer güdümlü mermi gibi hedefine ulaşarak koca orduyu kırıp geçirir. Bu olay Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir surede şöyle anlatılmaktadır; "Rabbinin fil sahiplerine nasıl muamele ettiğini görmedin mi? Rabbin bunların hile ve planlarını boşa çıkarmadı mı? Bunların üzerine sürü sürü Ebâbîl kuşlarını göndermedi mi ki bunlar; pişmiş tuğladan taşlar atıyorlardı. Derken Allah onları, özü yenmiş dane gibi yapıverdi."

Mekkeliler askerlerden arta kalanları toplarken bu taşlardan da hatıra olarak almışlardı. Bunlardan bazıları aradan geçen 50 seneden sonra Efendimizin akrabalarından Ümmü Hani'nin evinde görüldüğü ve çocukların oynadığı nakledilmiştir.

Ebrehe ve bazı askerler ağır yaralı olarak Yemen'e döndülerse de çok acı bir şekilde peşpeşe ölürler. Ebrehe'nin göğsünün açıldığı ve kalbinin dahi dışarıya fırladığı nakledilmiştir. Ordunun imhası, Yemen'in sahipsiz kalmasına sebep oldu. Muhtemelen bu durumu Habeşistan necaşisi de umursamaz. Bu durumdan faydalanan İran, kolaylıkla Yemen'i ele geçirir.

TARiHiN iBRET MÜZESi POMPEi

"BİZ NİCE KARYELERİ HELAK ETTİK.
AZABIMIZ ONLARA GECELEYİN UYURKEN VEYA GÜNDÜZÜN İSTİRAHAT HALİNDELERKEN GELMİŞTİ.
ONLARA AZABIMIZ GELDİĞİ ZAMAN;
"BİZ GERÇEKTEN ZALİMLERDENMİŞİZ" DEMEKTEN BAŞKA İTİRAFLARI OLMADI!.."  A'raf; 4-5

Eylül 1995'te, Yeni Zelanda'da bir yanardağın aniden faaliyete geçmesi, dehşetli bir paniğe yol açmıştı. Çevredeki eğlence yerleri ve spor komplekslerinde bulunan insanların kaçışmaları, ünlü Pompei'nin son anlarını tasvir eden bir resmi andırıyordu. Bereket, benzeri bir felaket gerçekleşmedi.

Napoli Körfezi kıyılarındaki sönmüş Vezüv yanadağının civarında yer alan beş şehirden birisiydi ve Roma İmparatorluğunun sefahat merkeziydi. Romalı aristokratlar, her türlü ahlaki kaygı ve kayıttan sıyrılmış olarak burada işret eder, oluk gibi para akıtırlardı. Onları eğlendiren fahişeler ve rahipler ise, keselerini doldurmaya bakarlardı. Ama ne kadar devam edecekti bu çılgınlık?..

Günümüzden yaklaşık 1918 sene önce, imparator Caligula döneminde 23-24 Ağustos 79 günü Vezüv gürlemeye başladı ve Pompei'nin üzerine ölüm yağdırdı. Komşu dört şehir de bu felaketten nasiplerini alarak lavlar altında kalarak haritadan silinmişlerdi.

Bugün, kalıntılarından anladığımız kadarıyla felaket günü şehirde normal hayat devam ediyordu. Akşam yaşanacak rezillikler için hazırlıklar sürdüren insanlar o gün havanın oldukça boğucu olduğunun farkındaydılar. Üstelik çok hafif olan bir yer sarsıntısını da hissetmişlerdi ama önemsememişlerdi. Saat 13.00 sularında hafif bir kül yağmuru başlar. İnsanlar, el darbeleriyle silkelenebilecek olan bu külü önemsemezler. Muhtemelen yaşlı Vezüv daha önceleri de böyle ufak tefek faaliyette bulunmuş olmalı ki halk; "birazdan geçer" düşüncesiyle aldırış etmemiştir.

Ancak kül yağmurunu önce lapilli (küçük taşlar), sonra bir kaç kiloluk sünger taşlarının gelmesi takip edince tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkar. Halk, birden paniğe kapılır, yükte hafif pahada ağır eşyalarını sırtlayarak limana doğru delicesine kaçışmaya başlarlar. Ne var ki iş işten geçmiştir artık.

Evlerine sığınanlar, yoğun kükürt dumanından boğulmamak için kendilerini dışarı atmakta, bu defa da üzerlerine yağan taşlarla helak olmaktaydılar. Korkunç felaketten kimse kurtulamamıştır. 48 saat içerisinde 18 km. lik bir alan içerisindeki Pompei ve diğer şehirler lavlar altında kalmıştı. Bunlardan yalnız Pompei'de 16 bin kişi, nüfusun tahminen %80'i yok olmuştu. Vezüv öylesine kuvvetli püskürmüştü ki, kül bulutları, felaketi haber verircesine Anadolu, Suriye hatta Mısır'a kadar uçuşmuştu.

Bu felaketten sonra Pompei unutuldu. Ta 1594 senesine kadar tarihi kayıtlarda ismi geçen ve yeri belli olmayan bir antik şehir olarak kaldı. Bu senede yapılan sulama kanalı inşaatları sırasında işçiler bazı kalıntılara rastlamışlarsa da ne olduğu anlaşılamamıştı. Ancak 1748 yılında ciddi bir şekilde kazılar başlatıldı. Dünyanın pek çok yerinden bilim adamları akın ederek bugünkü görüntüsüne kavuşturuldu.

Lavlar Pompei ve komşu şehirleri öylesine konserve etmişti ki; bugün o insanların günlük yaşayışlarını, yeni kurulmuş bir film seti gibi görebilmekteyiz. Ocaktan indirilmemiş bir domuz yavrusu, fırından çıkarılamamış ekmekler, sırtlarındaki mücevher çuvallarıyla sokak kapısını açmaya çalışırken yığılıveren kadınlar ve erkekler, şehir kapısı önünde üstüste yığılmış cesetler, bir zengin evinde cenaze şölenine katılan ve yerlerinden kalkmaya bile fırsat bulamayanlar, evler, İsis tapınağı, tiyatro... Hepsi de yaşadıkları son anları dondurulmuş bir şekilde duruyor. Yazıcı dükkanında balmumu tabletler, kitaplıktaki papirüs tomarları, hamamlarda kaşağılar, meyhane tezgahlarında kadehler ve son müşterilerin bıraktıkları paralar, ev ve dükkan kapılarında sahiplerinin isimleri, umumi tuvaletlerdeki pislik bulaşıkları bile aynen duruyor.

Tüm zenginlikler, makamlar, güzellikler... hepsi bir anda, tıpkı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen Lût, Semûd ve Âd toplumlarındaki gibi yok oluvermişlerdi. İnsanlık, tarihi boyunca benzeri başka felaketler de yaşamıştı. Kur'ân-ı Kerîm, onlardan çok azını bizlere bildirmiştir. Elbette bunun belli sebepleri vardır. Zira Kur'ân-ı Kerîm bir tarih kitabı değildir. Bazı olayları nakletmesinin sebebi, sonra gelen insanların ibret almaları, hayatlarını o çerçeveye göre düzenlemelerini ihtar etmektir. Bunun için çeşitli ayet-i Kerîmelerde mealen şöyle buyrulmaktadır; "Sizden önce gelip-geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve baylarına gelenleri gözden geçirip onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri, cansızları ve kendinizi inceleyiniz. Gördüklerinizin içini, özünü araştırın. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız..."

İşte bu noktadan bakınca Pompei ve benzeri kalıntıların manası anlaşılacaktır.

ASR-I SEADETTE TÜRKLER


Eshab-ı kiram arasında Türkler varmıydı? Böyle bir soru, bir Türkü belki de en çok heyecanlandıracak sorulardan birisidir. Zira genlerine kadar işlemiş olan Peygamber sevgisi, bu sorunun cevabını merakla bekletecektir.

Hadis-i Şerif kaynakları tarandığı zaman, Sevgili Peygamberimizin, eshabına bazı milletlerin yanısıra Türkler hakkında da tavsiyelerde bulunduğunu görürüz. Bunlar, asr-ı saadette Türklerin varlığının yakından bilindiğini gösterir. Hadis-i Şerifler detaylı incelendikleri zaman bu bilginin yüzeysel olmadığı, Türklerin çok yakından tanındığını göstermektedir. Ancak bu tanıma, ticaretle uğraşan Mekkelilerin Türkistan'a gitmeleri sonucu elde edilen bir tanıma değildir.

GÖKTÜRKLER
Bizi bu kanaate götüren en büyük sebeplerden birisi, asr-ı saadet döneminde Göktürk Devleti'nin varlığıdır. Eski ihtişamında olmasa da İran'ın kuzeyinde organize bir devlettir. İpek Yolu adı verilen eski dünyanın en önemli ticaret yolunun büyük bir kesimi bunların kontrolü altındadır. Dahası, İran Sasani Kisrası Nuşirevan, Göktürk Hakanı'nın kızı ile evlidir. Bütün bunlar o dönemde Türklerin yakından bilindiğini göstermektedir. Ayrıca asr-ı saadette bulduğumuz öyle ipuçları vardır ki, Eshab-ı Kiram içerisinde Efendimizin mübarek dizleri dibinde yetişmiş Türklerin bulunabileceği kanaatini kuvvetlendirmektedir.

Ancak bugüne kadar Türk tarihçileri ve hadis-i şerif uzmanları bu konuda müşahhas çalışmalar yapmamışlardır. Bizim yaşadığımız şanlı bir tarihi maalesef başkaları kaleme almıştır. Bugün, özellikle İslam öncesi Türk tarihi hakkındaki bilgilerimiz Rus ve İsveçli bilim adamlarının yaptığı çalışmalara dayanmaktadır. Göktürk Devleti gibi pek çok muazzam devletler kurulmuştur. Ancak sorulduğu zaman bir iki balbal taşıyla birkaç kitabeden başka bir şey gösterilememektedir. Zira yabancı bilim adamları ancak bu kadarını ortaya koyabilmişlerdir. Ayrıca onların kaleminden çıkan tarihi bilgilerin gerçeği ne kadar yansıttığı, zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır.

ASLA ŞAMANİST DEĞİLLERDİ
Bunlardan en belirgini, Türklerin İslam öncesi Şamanist oldukları iddiasıdır. Oysa Türkler, tarihi boyunca asla Şamanist olmamıştır. Şamanlık Moğolların dinidir. Ortaasyada yaşayan üç büyük milletin üçü de kültür bakımından birbirlerine taban tabana zıttır. Bunlar; Türkler, Moğollar ve Çinlilerdir. Hem ırk, hem de din bakımından birbirleriyle yakınlıkları yoktur. Çin'de, Türklerin mızmız dinler olarak vasıflandırdığı Konfüçyanizm, Budizm gibi inanışlar yaygın iken, Moğollar Şamanist idiler. Din adamlarına da Şaman adı verilirdi. Türkler, Şamanist olmadığı gibi aralarında Şaman adı verilen din adamları da yoktu. Çin ve Moğolistan'daki inançların çok daha saf olanına sahiptiler. Bir olan yaratıcıya, Ulu Tanrı anlamında Gök Tanrı adını kullanılıyordu.(1)

İslamiyetten önceki Türk dini inancına bakıldığında şaşılacak derecede İslam akaidine benzeyen noktalar görülür. Bunları Çin ve Moğol dinlerinde görmek mümkün değildir. En başta geleni vahdaniyet / yaradanın bir olması inancıdır. Doğulu ve batılı bütün tarihçiler bunda birleşmişlerdir. Bunun yanısıra ahirete, öldükten sonra hesabın varlığına, cennet ve cehenneme inançları vardır. Din adamları bulunmuyordu, ancak Kam adı verilen büyücü / kahin karışımı bir mesleği icra edenler vardır. Fakat bunların din adamlığı ile ilgisi yoktur. Moğollardaki Şaman ile Türklerdeki Kam arasındaki fark ise, bugün cinci hoca adı verilen insanlarla diyanet görevlilerin arasındaki fark gibiydi. Bu inançlarını müslüman oldukları 10. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. Budizm, Mecusilik, Şamanizm, Taoizm, Maniheizm gibi bin türlü dinin kaynaştığı bir bölgede İslama bu kadar yakın olan inançlarının kaynağı ne idi? Maalesef bugüne kadar araştırılması yapılmamıştır. Ancak kaynaklar tarandığı zaman bir takım ip uçlarına rastlamak mümkündür.

OĞUZ HAN
Türklerin Soy Kütüğü kitabında, Nuh aleyhisselamdan Kara Han'a kadar Türklerin islam itikadında oldukları, bu hükümdardan itibaren bozuldukları kaydı vardır. Kara Han, Oğuz Han'ın babasıdır. Oğuz Han'ın hayat hikayesi de ilginçtir. Doğumundan itibaren üç gün boyunca annesini emmez. Annesi bu duruma çok üzülür. Rüyasında, oğlunun "bir olan yaratıcıya inan, aksi halde seni emmeceğim" dediğini görür. Şefkatinden dolayı annesi bir olan yaratıcıya iman eder. Oğuz da böylece annesini emmeye başlar. Büyüyüp serpildiğinde ise etrafındaki nice güzel kızları, putperest oldukları için kabul etmez. Fazla güzel olmayan amcasının en küçük kızı ile putperest olmadığı için evlenir. Bundan erkek evlatları olur.

Aradan uzun yıllar geçer. Türk Töresini çiğneyen babasıyla çatışır ve obayı terkeder. Bir süre sonra aralarında bir savaş çıkar. Bu savaşta babası hayatını kaybeder. (2)Devletin başına Oğuz geçer. Oğuz Kağan'ın bu haliyle bir peygamberin rahle-i tedrisinde bulunmuş olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle bir çok islami kaynakta ismi anıldığında Rahmetullahi aleyh / Allah'ın rahmeti üzerine olsun diye dua edilir.(3)

Oğuz Han'ın bir başka özelliği de Büyük Okyanus'tan Akdeniz'e kadar muazzam bir bölgeye hakim olmasıdır. O zaman dünyasının neredeyse dörtte üçünü kontrol altına almış olmasıdır. Bu özelliğinden dolayı Oğuz'un, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen Zülkarneyn aleyhisselam olduğu dahi ileri sürülmüştür.

ZÜLKARNEYN SEDDİ
Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen Zülkarneyn aleyhisselam, dünyaya hakim olmuş birkaç kişiden birisidir. Yaptığı seferlerden birinde güneşin doğduğu en uzak yere kadar gider. Burada mayası temiz, mazlum bir toplulukla karşılaşır. Bunlar komşuları olan Ye'cuc ve Me'cuc isimli toplulukların zulümlerinden şikayet ederler. Hazreti Zülkarneyn, zalim topluluk ile bunların arasına büyükçe bir set kurarak şerlerinden korunmalarını sağlar. Kaynaklarda mayası temiz bu topluluğun Türk milleti olduğu yazılıdır. Hazreti Zülkarneyn, İbrahim aleyhisselamla aynı yıllarda yaşamışlardır. Çıktığı seferlerden birinde Hazreti İbrahim'le görüşmüş ve bu sırada yaşı hayli ilerlemiş olan bu kutlu peygamberin hayır dualarını almıştır.

KANTURAOĞULLARI
Efendimiz bazı hadisi şeriflerinde Kanturaoğullarının bu ümmetin idaresini uzun süre ellerinde tutacaklarından bahsetmektedirler. Hadis-i Şerif otoriteleri, bundan kastın Türkler olduğuna hemfikirdirler. Kaynaklar tarandığında Kantura'nın, Hazreti İbrahim'in hanımlarından birinin adı olduğu görülür. İbrahim aleyhisselamın bilinen üç hanımı vardır. Sare, Hacer ve Kantura... Bunlardan Sare Hazreti İshak'ın, Hacer Hazreti İsmail'in, Kantura da ismi henüz tesbit edilemeyen birkaç erkek evladın annesidir.

Hazreti İbrahim'in Hacer'den doğan oğlu İsmail aleyhisselamdır. Allahü tealanın verdiği emir üzerine Hazreti İbrahim tarafından bugünkü Kabe'nin hemen yanıbaşına bırakılan İsmail aleyhisselam, yerli toplumlardan olan Cürhümilerden bir kızla evlenmiş ve bunun soyundan gelenler giderek büyük bir güç olmuşlardır ki, zamanla Nabtiler (MÖ IV-MS.II. yy), Palmirana/Tedmur (MÖ.3.000-MS.275) gibi dönemlerinin güçlü devletlerini kurmuşlardır.

Hazreti İbrahim'in ikinci oğlu İshak'tan olan torunu Hazreti Yakub'un 12 oğlunun soyundan gelenlere İsrailoğulları adı verilir. Yakub aleyhisselamın diğer ismi İsrail olduğu için bu isimle anılmışlardır. Bunlar Musa aleyhisselamın Mısır'dan çıkarmasından sonra Filistin'de İsrail ve Yahuda devletini kurmuşlar, Hazreti Süleyman döneminde de Yemen'deki Sebe devletini yeniden organize etmişlerdir. (M.Ö. 900 senesi) Bundan sonra bir daha toparlanamamışlardır.

Hazreti İbrahim'in Kantura isimli üçüncü hanımından da birkaç erkek evladı olmuştur. Bunları Vahdaniyeti tebliğ etmek için Horasan'a göndermek istediğinde çocukları ağlaşırlar ve "Kardeşimiz İshak'ı kendi yanında bırakıyorsun, İsmail'i de kutlu bölge / Mekke'de bıraktın. Bizi neden çok uzaklara gönderiyorsun?" derler. Hazreti İbrahim de onlara gitmeleri gerektiğini izah ederek; "Kuraklığı çok olan bir beldeye gideceksiniz. Size öğreteceğim şu duayı sıkışınca okursanız inşallah yağmur yağacaktır" diyerek bir dua öğretir. Çocuklar Horasan'a yerleştikten uzun bir süre sonra büyük bir kuraklık yaşanır. Çaresiz kalan halk, bunlara başvurunca öğrendikleri dua sebebiyle yağmurun yağmasına sebep olurlar. Bunun üzerine insanlar, bu iş ancak hanların işidir diyerek bu çocukların ve soyundan gelenleri han kabul ederler. Öyle ki, kanlarının yere düşmesini bile bir felaket olarak gördüklerinden hiç ilişmezler. Bu adet daha sonra han sülalesinden idam edilmesi gerekenlerin kılıçla değil yay kirişi ile boğmak usülünün doğmasına neden olur. (Bu adet Göktürk devlet geleneğini takip eden Selçuklu ve Osmanlıda da aynen devam etmiştir.) Kaynaklarda buna benzer bir başka olaya rastlıyoruz. Eski Türklerin elinde Yada Taşı denilen bir taş vardır. Bunun aracılığı ile yağmurun yağdırıldığından bahsedilir. Yerli yabancı gezginler, bunu bizzat gördüklerini naklederler. Bu taş yüzünden sık sık boylar arasında çatışmalar çıkmıştır. (4)

Orkun kitabelerinde güç zamanlarda Yaratıcı'nın, Semavi kaynaklı bir kahraman göndererek Türklerin imdadına yetiştiği kayıtlıdır. Kitabelerde; "Ben Tanrı'dan olma......" gibi ifadeler geçmektedir. Bu, Hakan'ın ancak Allah'ın tasvib ve desteği ile hakan olabileceğini gösterir. Yine eski kaynaklar, ancak Tanrı tarafından kut verilmiş kişilerin hakan olabileceği de kayıtlıdır. Nitekim Hun Hakan'ı Mete'nin Tanrı'dan kut alarak Hakan olduğu kayıtlıdır.

Hazreti İbrahim'in bu çocukları Horasan'a göndermesinin sebebini annelerinin Orta Asya kökenli olmasında aramak lazımdır. Hazreti İbrahim'in ve Sevgili Peygamberimizin hayatları incelendiğinde, birisini bir bölge veya topluluğa gönderdiklerinde o kişinin o bölgeden veya topluluktan olmasını dikkate alırlardı. Zira gidilen yerde hazır bir ortam bulunmuş olacaklardır.

Hazreti İbrahim'in yaşadığı tarih olarak MÖ 2000'li yıllar gösterilmektedir. Eğer bu doğru ise bunun hemen akabinde Türklerin millet olarak belirgin bir şekilde ortaya çıktıkları ve devlet kurdukları görülür ki; bu da MÖ 1500-1000 yılları arasıdır. Bu tarihler dünya tarihinin kavşak noktalarından birisidir. Bu yıllardan itibaren eski milletler sahneden çekilip birer birer erirken üç ana koldan gelişen üç ayrı millet dünya siyasetine yön verir olurlar. Birincisi İsrailoğullarıdır. Üçüncü kol bunlardan çok uzakta Türkistanda ağırlıklarını koymaya başlamıştır. Bunlardan İsmailoğulları ve Türklerin hayat şartları birbirlerine benziyordu. Kuraklıkların şiddetli geçmesi, birinde çöl, diğerinde bozkırların, halkların milli karakterlerini dış tehlikelerden koruması hep birbirine benzemektedir.

TÜRK PEYGAMBERLER
Kaşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lüğâti't Türk'ünde; yalavaç, yalvaç gibi resul, peygamber anlamında türkçe kelimeler bulunması, Türklerin en eski devirlerinde bile peygamber kavramının bilindiğinin canlı şahitleridir. Eski Türk inancında görülen Yaratıcı inancının İslama çok yakın olmasının sebebi de peygamberlerdir. Bu inanca göre Tanrı'nın sıfatları şöyledir ki Kuranı Kerim'deki İhlas suresini hatırlatır. BİR/Tek olan, MENGÜ/sonsuz, BAYAT/Başsız, MUNGSUZ/Kendi kendine var olan (Doğmamış, doğurulmamış) ve sıkıntılardan uzak olan, DİRİ/Hayat sahibi, ERKİ/İrade sahibi, OGAN/Kudret sahibi, TÖRÜTGEN/Yaratıcı...(5)

İşte bu noktayı araştırmış olan tarihçilerden Hüseyin Hüsamettin Efendi, Şerh-u Esmai'l Mürselin isimli kaynağa dayanarak tam 24 adet türk asıllı peygamberin ismini nakletmektedir. (6) Bu peygamberlerin ne zaman yaşadıkları, tevhid mücadeleleri, gösterdikleri mucizeler ve hangi boylarda görev yaptıkları şimdilik bilinmemektedir. Bilinen tek şey; İslam dinini tebliğ ederek Türk milletinin üzerinde kalıcı etkiler yapmaları ve bu cengaver milleti Sevgili Peygamberimizin yoluna hazırlamış olmalarıdır. Gerçekten de Türkler, İslamiyetle tanıştıktan kısa bir süre sonra toplu olarak müslüman olmuşlar ve dünya tarihinde asr-ı saadetten sonra en kaliteli çağ olan Osmanlı dönemini kurmuşlardır.

Türkler arasında görev yapmış şanlı peygamberlerin isimleri türkçe olmakla birlikte kaynaklara arap imlası ve telaffuzuyla şu şekilde geçmiştir; "Amun, Anuh, Barah, Cosan, Düvil, Ğadat, Hamun, Hemudin, Hıcah, Hicil, Katın, Kedük, Kharkıl, Laycu, Narın, Sakun, Salah, Savıs, Takhım, Tamur, Umıd, Yahur, Yasan, Yevik..."

Tarihi kaynaklardan derleyerek özetlediğimiz bu bilgiler, Türklerdeki vahdaniyet fikrinin kökeni konusunda bize büyük ip uçları vermektedir.

ASRI SEADETTE TÜRKLER
Biz asıl konumuza tekrar dönelim. Cahiliye döneminde Türkler çok yakından tanınmaktadır. Gerek Türkistan'a giden Mekke kervanları, gerekse Arabistan'a çeşitli vesilelerle gelen Türkler vasıtasıyla bilinmektedir. Ayrıca Göktürk İmparatorluğu asrı saadette Orta Asya'da son virajı almak üzeredir. Bu devlet kapalı bir kutu değil, cihan devletliğine oynayan bir güçtür. O zaman dünyasınca yakından bilinmemesi imkansızdır. Efendimizin amcası Ebu Talib, hicretten önce Efendimize zulmeden müşrikler hakkında söylediği bir şiirde Türklerden bahsetmektedir. Bu şiirinde müşriklerin, Efendimiz ve eshabının Mekke'den ta Kabil veya Türk kapılarına kadar çekilip gitmelerini istediklerini söyler.

Cahiliye dönemine ait şiirlerde sık sık Türklerin askeri yönlerini ve kahramanlıkları işlenmiştir. Bu şairlerden bazıları; Nabiğa ez Zübyani, Hassan b. Hanzala, Evs b. Hacer, Şemmah b. Zirar vd. dir.(7) Arabistan'da, kölelerden oluşan değişik milletlere mensup oldukça kalabalık bir topluluk vardır. Bunlar arasında özellikle İran aracılığı ile gelen kölelerin kökeni araştırıldığında Eshabın arasında da Türklerin bulunduğu anlaşılır. Ancak isimler arapçalaştığı için bu tespiti zorlaştırmaktadır.

HADİSİ ŞERİFLER
Sevgili Peygamberimizin, Türklerle ilgili pek çok hadis-i şerif buyurdukları bilinse de bunların pek azı günümüze kadar gelmiştir. Efendimiz, gelecekle ilgili bazen genel bazen de kişisel ipuçlarını eshabına vermişlerdir. Bunlardan birisi de istikbalde Türklerle karşılaşılacağı ve onlara nasıl davranılması gerektiği konusudur. Bunlardan en bilineni, eshabın geneline buyurdukları; "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın" hadisi şerifidir. Bunun yanısıra Türklerin fiziki özelliklerinden, yaşantılarından da haber vererek, eshabını istikbalde yaşanacak bir dizi hadiseye hazırlamışlardır. Bu hadis-i şeriflerin tümü, Alemlerin Efendisi'nin Türkleri çok yakından tanıdıklarını gösterir. Eshabı kiramın da Türklerin kim olduklarına dair bir soruları olmamıştır. Bu, eshabın da Türkleri yakından tanıdıklarını gösterir.

KABİLELER
Arabistan yarımadası son derece kozmopolit yapıya sahiptir. Hiçbir büyük devletin bu bölgeye girememesi, hür yaşamak isteyen pek çok toplumun bu bölgeye yerleşmesine neden olmuştur. Bu kabilelerden bazılarının türk veya türk kökenli olduğu tahmin edilse de henüz sağlam bir araştırma yapılmamıştır. Asr-ı Saadet'te yaşayan kabilelerden Tayy, Muharib (veya Harboğulları) ve Eslem gibi kabileler, bölgedeki diğer kabilelerden farklı özellikler taşıyorlardı. Arabistan'ın en ilginç kabilesi belki de Harboğulları kabilesidir. Kaynaklarda bu kabile dilleri anlaşılmaz,(8) son derece korkusuz ve savaşçı bir topluluk olarak anılırlardı. Yağmacılıkları ile meşhurdular. Yaşadıkları bölgenin tamamen hakimiydiler. Kuzeydoğu Arabistan'da yaşamaktadırlar. Asrı saadette müslüman oldukları andan itibaren pamuk gibi olmuşlardır. Hayır ve hasenatta yarışan, bölgelerinden geçen ticaret kervanlarını gözleri gibi koruyan bir topluluk olup çıkmışlardır. Bunların soyundan gelen günümüz Mısırlı araştırmacı Muhammed Harb, Harboğullarına mensup olanların isimlerinde türkçe kökenli kelimeler bulunduğuna işaret etmiştir. Biraz sonra bahsedeceğimiz gibi Dicle bölgesinde yaşayan türk boyları Bedr Hazırlıkları sırasında Efendimize elçi göndermişlerdi. Bunlar büyük ihtimalle Harboğullarıyla bağlantılı boylardı.

KİŞİLER
Asrı seadetteki şahıs isimleri arapça veya başka dilden geçse de arapçalaşmıştır. Şahıs isimlerinin kökeni hakkında henüz bir teknik çalışma da yapılmamıştır. Bu nedenle isimlerin hangisinin türkçeden geçtiğini bilemiyoruz. Ancak Eshab-ı kiramın hayat hikayelerini incelediğimizde ilginç sonuçlar elde edebiliyoruz. Mesela Salim, Büreyde b. Husayb, Ebu Bekre radıyallahu anhum gibi pek çok sahabenin hayatı önemli ip uçları vermektedir.

TÜRK ATI / KUTAF
Şahıs ve kabilelerin dışında Asrı Saadete ait bazı hatıralarda da türk izlerine rastlamak mümkündür. Mekke veya Medine'de bir gece çok şiddetli bir gürültü duyulur. Şehir halkı ne olup bittiğini anlamak için evlerinden fırladıklarında, Sevgili Peygamberimizi sesin geldiği istikametten gelirken görürler. Efendimiz, sesi duyduğu anda en yakındaki ata binerek hızla olay yerine gitmişler, önemli bir şey olmadığını görünce geri dönmüşlerdir. Kullandıkları at, eshabı kiramdan Ebu Talha'nın Kutaf cinsi atıdır. Bütün özellikleriyle (kısa bacaklı, çevik dönüşler yapabilen olması vb.) bir türk atıdır. Efendimiz bu ata dua buyurarak; "Deniz gibi..." buyurmuşlardır. Kutaf cinsi atlara bu nedenle, Bahr / Deniz adı verilmiştir.

KUBBETU'T TÜRKİ / TÜRK ÇADIRI
Şimdi gelelim Türk tarihinin en önemli noktalarından birine... Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Abbas, Efendimizin Bedr Savaşı'nda girdikleri yuvarlak bir çadırdan bahsetmektedir.(9) Yine 627'de Hendek Savaşı hazırlıkları yapılırken Efendimiz, kendisi için kurulan bir çadıra yerleşmişlerdi ki bu çadır Kubbetu't Türki / Türk Çadırı olarak isimlendirilmektedir. Sevgili Peygamberimiz çadırın kurulmasında yardımcı olmuşlar ve kuşatma süresince bu çadırda bulunmuşlardır. Başka bir ifadeyle Kubbetu't Türki Efendimizin otağı, karargahı olmuştur. Yine bu çadırın en büyük özelliklerinden birisi de Efendimizin ünlü İstanbul'un fethedileceğini müjdeledikleri hadisi şeriflerini kuşatma günlerinde bu çadırın gölgesinde buyurmuş olmasıdır. (10)Yine Efendimizin mescidde itikafa çekildikleri çadır, Kubbetu't Türki ismiyle anılmaktadır.(11) Ünlü Hudeybiye anlaşması, bu çadırda imzalanmıştır. Dahası, Mekke'nin fethine gidilirken de bu çadır Efendimizle birliktedir. İslam ordusu Mekke yakınlarındaki Merru'z Zahran mevkiine gelince çadırını kurdurmuşlar, eshabıyla burada istişare etmişlerdir. Mekke'nin yöneticisi olan Ebu Süfyan b. Harb'i bu çadırda kabul etmişlerdir. İslam ordusu birkaç koldan Mekke'ye girerlerken Sevgili Peygamberimiz bugün Cennetu'l Mualla kabristanının bulunduğu Hacun'da çadırlarını kurdurmuşlar, harekatı buradan idare etmişlerdi. Bu çadır, Efendimizin vefatlarından sonra şüphesiz muhafaza edilmiştir. Ancak akibetinin ne olduğu hakkında henüz bir kayda rastlanmamaktadır. Ancak Efendimizin her davranışını uygulamaya çalışan eshabı kiram, Onun bir Türk çadırında itikafa çekilmesini sünneti seniye olarak tatbik etmişlerdir. Mesela Eshabı Kiramdan Ebu'd Derda'nın hanımı Ümmü Derdâ, Şam'daki Emeviye Camiinde kurulan bir türk çadırında itikafa çekilmişti. Bu çadırın Efendimiz tarafından kullanılan çadır olup olmadığı bilinmemektedir.

ELÇİLER YILI
Meşhur elçiler yılında Sevgili Peygamberimizi ziyarete gelen kabileler arasında türklerin olup olmadığı tam araştırılmamıştır ancak bundan çok daha önceki yıllarda Dicle yöresinde yaşayan Büğdüz-Aman Hanedanı temsilcisi,(12) çeşitli Türk boylarının ilbeği olarak, 622-623'de Medine'ye elçi olarak bir heyetle gelmiş ve Efendimizin huzuruna çıkarak müslüman olmuşlardır. Bu çok önemlidir. Zira Türklerin, Dicle yöresinde kuvvetli bir topluluk olarak bulunduklarını gösterir. Bunlar, İran Kisrası Nuşirevan tarafından Doğu Roma sınır boylarına yerleştirilmiş olan Türk boylarındandır. Bu sınır kuşağı İran'ın en nazik bölgesidir. Buraya, kendilerine bağlı savaşçı toplulukları yerleştirerek başkentleri Medayin / Ktesiphon'u emniyete almak istemişlerdi. İşte bu boylar Medine'ye elçi göndermişlerdir. Gelenlerin bir kısmının Medine'ye yerleşmesi kuvvetle muhtemeldir. O zaman Uhud ve diğer savaşlarda da Efendimizin eshabı arasında türklerin bulunduğu akla gelebilir. Dahası, Sevgili Peygamberimizin kullandıkları Kubbetu't Türki'nin kaynağı hakkında bir ip ucu verebilir.

ÜZÜNTÜNÜN SEBEBİ
Efendimiz 630 yılında bir gün Medine'de, hanımlarından Ümmü Seleme veya Zeyneb bnt. Cahş annemizin odasında iken, sıkıntı duyarak bunalırlar. Durumu farkeden annemiz sebebini sorar. Efendimiz, doğuyu işaret ederek; "Şu anda Zülkarneyn'in seddinden yüzük genişliğinde bir delik açıldı" diye üzüntüyle haber verirler. Efendimizin üzülmelerine sebeb olan hadise ne idi? Henüz bir açıklama getirilememiştir. Bu tarihte doğudaki en büyük olay Doğu Göktürk ordusunun devasa Çin ordusu tarafından imha edilmesidir. Bu savaşta Türk Hakanı esir düşmüş ve Doğu Göktürk Devleti yıkılmıştır. Bu yıkılma ile Orta Asya'daki dengeler altüst olur ve Türklerin dar bir alana hapsettiği Çin, tamamen serbest kalarak sınırlarını genişletmeye başlar. Batı Göktürk Devleti de kısa sürede yıkılır.(13)

..ve KÜRŞAD İHTİLALİ
Esir edilen Göktürk ileri gelenleri Çin'e esir olarak götürülür. Tarihe Kürşad İhtilali olarak geçen ayaklanma, bu yıkılmadan hemen sonra Çin'de esir edilen Türk prensleri tarafından organize edilmiştir. Çinliler her zaman yaptıkları asimilasyonu esir türklerin üzerinde uygulamak ister. Ancak bir süre sonra buna karşı çıkan Kürşad ve 39 arkadaşı ihtilal planı yaparlar. Çin İmparatoru'nun geçeceği güzergahı tespit ederler. Ancak ihtilal günü müthiş bir yağmur yağar. Çin İmparatoru sarayından çıkmaz. Planı ertelemek isterler. Ancak Kürşad, Çinlilerin durumu haber almalarından korkarak planı ertelemez. Belirlenen saatte sarayı basarlar. Yüzlerce Çinli, bir avuç türkün eğri kılıçları altında can verirler. İmparator kıl payı hayatını kurtarabilir. Başarılı olamadıklarını anlayan Kürşad, arkadaşlarıyla birlikte kaçarsa da bir süre sonra etrafları çevrilir. Teslim olmayı kabul etmeyince de oklanarak öldürülürler.

Göktürk Devleti'nin yıkılmasını, Oğuz Türklerinin Asya steplerinden tasfiye edilmesi takip etmiştir. Belki de Sevgili Peygamberimiz, gelecekte İslama hizmet edecek koca bir milletin atalarının zor durumda kalmalarına mübarek gönülleri elvermemiş, incinmişlerdi. Nitekim ilk müslüman türkler Göktürk boyları içinden çıkmıştır. Dahası ilk müslüman Türk devleti Karahanlılar, Göktürk Devletinin bir uzantısıdırlar. İslamiyetin etrafında çelik bir duvar örerek özünün dejenere olmasını önleyen İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Buhari, Bahaeddin-i Buhari vb. alimlerin ve talebelerinin kökeni araştırıldığında yine Türk oldukları görülür. Yine kurulan hemen tüm Müslüman Türk devletlerinin köklerinde Göktürklerin izleri görülür.

TÜRK ELİ'ne DOĞRU
Sevgili Peygamberimizin vefatlarından sonra yeryüzüne dağılan eshabı kiramın önemli bir kısmı, genellikle kökenleri nere ise o bölgelere gidip yerleşirler. Bu dağılma, Efendimizin emri üzerine gerçekleşir. Efendimiz eshabına, yeryüzüne dağılmalarını, yerleştikleri yerlerde evlenmelerini ve özellikle gençlere sahip çıkmalarını emretmişlerdir. Bu sebeple eshabı kiram, gençlerle karşılaşınca; "Merhaba ey Sevgili Peygamberimizin bize emanet ettikleri" diye latife ederlerdi. Horasan'a düzenlenen seferlerin sadece birinde, ordu içerisinde 300 eshabın bulunduğu nakledilmektedir ki bunların büyük çoğunluğu Türkistan'a yerleşmişlerdir. Bunlardan en ilginci Türklerin Arslan Baba adını verdikleri bir sahabedir ki, asıl ismi unutulmuştur.

Hazret-i Hüseyin, Kerbela'da ablukaya alındığında Kufeli Şiilerin ihanetini görünce Emevi komutanı Ubeydullah b. Ziyad'dan, kendisini bırakmasını ister ve Horasan'a gidip orada İslamiyete hizmet etmeyi istediğini bildirir. Hazreti Hüseyin tekrar Medine veya Mekke değil de Horasan'a gitmek istemesinin sebebi de Efendimizin bu bölge halkıyla ilgili eshabına çok önemli işaretler verdiklerini göstermektedir. Eshabdan bu bölgeye giden en ünlü isim, Büreyde b. Husayb'dır. Kabri, Merv şehrindedir. Kırgızistan'a yaptığımız bir gezide Kırgızlar, Oş bölgesinde bir mevkiyi göstererek, "Sevgili Peygamberimizin arkadaşlarına ait bazı kabirler burada idi, ancak zamanla kaybolmuş" dediklerine şahit olmuştuk.

Horasan'a yerleşen eshabı kiramın rahle-i tedrisinden geçen türkler müthiş bir ivme kazanırlar. Birkaç kuşak sonra bütün İslam dünyasına kan kusturan Şii devletçiklerini teker teker düşürerek vefa borçlarını ödemeye başlarlar. Asya kendilerine dar gelir. Birbiri ardınca cihan devletleri kurarak Batının en batısındaki Kızıl Elma'ya doğru koşarlar. Osmanlılar döneminde ise her bakımdan zirveye erişirler.

Eshabı Kiram Türkistana giderken, Türkistan'dan da Medine'ye gelenler olmuştur. Mesela Ozanların Piri diye tanınan Korkut Ata, Medine'ye gelerek Hazreti Ebubekr ile görüşerek müslüman olmuştur.(14)

TÜRKLERE İLİŞMEYİN
Sevgili Peygamberimizin, Türklerle sıcak temasa geçilmemesini emrettiklerini bizzat eshabı kiramın uygulamasında da görebilmekteyiz. Hazreti Ömer döneminde yıkılan Sasanilerin de kışkırtmasıyla bazı Türk boyları İslam topraklarına hücum ederler. Bunlar, Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra desteksiz kalan Batı Göktürk Devleti bünyesinde yaşayan küçük devletçiklerdir. Bunlara karşılık vermek için Türkistan içlerine akın yapan İslam orduları komutanı Ahnef b. Kays, zafer kazandıklarını ve harekata devam etmek istediklerini bildirir. Hazreti Ömer, bu isteği kesin bir dille reddeder ve "Keşke onlarla aramızda ateşten bir deniz olsaydı" diyerek ileri harekata izin vermez. Yerine eshabdan Büreyde b. Husayb'i komutan olarak tayin eder. İslamın, organize olarak en güçlü olduğu ve peşpeşe dünyanın iki süper gücüne bir arslan gibi atıldıkları bir dönemde, dağınık türklerden korktukları için böyle bir harekata izin verilmediğini düşünmek mümkün değildir. Hazreti Ömer gibi birisini ancak Efendimizin emri durdurabilirdi. Benzeri bir başka olay Hazret-i Muaviye döneminde yaşanmıştır. Horasan valisi Abdurrahman b. Semüre'ye bağlı İslam ordusunun bir kısmı, Türklerin hücumuna karşılık vermek için Ubeydullah b. Ziyad komutasında Türkistan içlerine akınlar yaparlar. Buhara ve çevresini ele geçirirler. Abdurrahman bunu hoş karşılamaz.(15) Ubeydullah da direkt Halife'ye yazarak kazandığı zaferi bildirir. Övgü ve taltif beklerken, Hazret-i Muaviye'nin sert bir cevabıyla karşılaşır; "Anan sana matem tutsun. Harekatı derhal durdur. Onlara neden ilişiyorsun. Vallahi Rasulullah'tan işittim ki, Türkler yavsan otu biten yerlere kadar hakim olacaklardır."

TÜRK HAKANI'nın KIZI
Efendimiz, peygamberlikle şereflendiklerinde İran Sasani İmparatorluğunun başında kisra olarak Nuşirevan vardır. Bu zat adaletiyle ün yapmıştır. Sadece İranlılar değil komşu ülke insanları dahi onun adaletine hayran kalmışlardı. Nuşirevan, o yıllarda hayli güçlü olan Göktürk Hakanı'nın kızıyla evlenmiştir. Bu evlilikten peşpeşe üç kız dünyaya gelir ki, İslam tarihinin en önemli şahıslarından olurlar. Hazreti Ömer döneminde yıkılan Sasani İmparatorluğu'na mensup önemli kişiler esir olarak Medine'ye getirilir. Aralarında Nuşirevan'ın kızları da vardır. Anneleri Türk Hakanı'nın kızı, Babaları da İran kisrası olan bu nazenin kızlara Hazreti Ömer kıyamaz. Eshabı kiramdan üç ünlü zatın çocuklarıyla evlendirir.(16) Bunlardan Şehr Bânû Ğazele, Hazreti Ali'nin oğlu Hazreti Hüseyn ile evlendirilir. Bundan Zeynel Abidin hazretleri dünyaya gelir.(17) Birisi Hazreti Ömer'in oğlu Salim (veya Asım) ile evlendirilir. Bunun kızından da Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz dünyaya gelir ki; adaleti ile ün yaptığı için ikinci Ömer diye anılır. Üçüncü kız Hazreti Ebubekr'in oğlu Muhammed ile evlendirilir. Bu evlilikten Kasım b. Muhammed hazretleri doğar.(18)

SONSÖZ
Biz kaynaklardan ulaşabildiklerimizi sizlere aktarabiliyoruz. Ancak bunların çok sınırlı olduğunu da hemen ifade etmek durumundayız. Bu konuda asıl hizmet verecekler, konuya profesyonel olarak eğilebilecek türk tarihçileri ve hadisi şerif uzmanları olacaktır şüphesiz. Bizim yaptığımız bir kibrit yakmaktan öte değildir. Ehil eller harekete geçerlerse tarihimizde karanlık kalmış noktalar aydınlanmış olacaktır.

ASR-I SEADETTE TÜRKLER  DİPNOTLAR

1 Eski insanları toptan putperest görmek isteyenler buna bir de yer tanrısı ilave etmişlerdir. Eski Türklerde yer tanrısı, dağ tanrısı gibi putperest bir zihniyet yoktu. Zaten bu, onlardaki tek tanrı inancıyla ve yaratıcının sıfatlarıyla çelişmektedir. Eski insanların toptan putperet oldukları, daha sonra tek tanrıcılığa ulaşıldığı fikri, "tek tanrıcılığa Tevrat ile ulaşıldı" iddiasında bulunan batılı bilim adamlarının tezidir.
2 Şecere-i Terakime; Ebul Ğazi Bahadır Han, s. 239, Haz. Z. K. Ölmez, Ankara-1996
3 Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye; s. 1157, 72. Baskı, İstanbul-1997
4 Türk Dünyası Tarihi, II. Baskı, s. 36, Nevzat Kösoğlu, İstanbul-1991
5 Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre; S. Başer, s. 1, Ankara-1990
6 Amasya Târihi; II/56-61
7 Cahiliye dönemi şairlerine ait şiirler, 1900-1940 yılları arasında batılı müsteşriklerce derlenip çeşitli dillerde yayınlanmıştır. Çoğunlukla Polonya'nın Leipzig şehrinde basılmışlardır. 
8 Dilleri anlaşılmazdan kasıt, yörede kimse tarafından bilinemeyen bir dildir. Arabistan'da Arapçanın değişik versiyonlarının dışında, Farsça, Habeşçe, Koptça, Rumca ve İbranice konuşulmaktadır. Bu dil, bunlarla da akraba değildir.
9 İslam Tarihi; Medine dönemi, M. Asım Köksal
10 Mu'cemu'l Buldân'da çadırın, Hendeğin kazılı bulunduğu köşelerden biri olan Seyhân mevkiinin Zübab tepesinde kurulduğu kayıtlıdır. O günün hatırasına burada Zübab Camii inşa edilmiştir. 
11 Sahihi Müslim; Muhtasar; I/293, I/631, İstanbul-1984
12 Büğdüz'ün anlamı, Hizmet eden demektir. 
13 Bu tarihten itibaren asyanın en kuvvetli devleti olan Çin'in önü yıllar sonra yine Türklerin yardımıyla İslam ordusu tarafından Talas'ta kesilebilmişti. 
14 Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre; S. Başer, s. 77, Ankara-1990
15 Abdurrahman b. Semüre eshabdandır. Türklerle sıcak temasa geçilmemesiyle ilgili Efendimizin emirlerini muhtemelen biliyordu. Ubeydullah b. Ziyad sahabi değildir. 
16 Tarih ve Medeniyet; 57/59, Nûşirevân, Doç. Dr. Ahmet Şimşirgil
17 Kerbela Faciasında Hazreti Hüseyn ve bütün çocukları şehid edilir. Bu sırada Zeynel Abidin'e, çok hasta bir çocuk olduğundan nasılsa ölür zannıyla ilişilmez. Seyyid adı verilen Efendimizin soyu bununla devam eder. Bu nedenle ona, Seyyidlerin Nuh'u adı verilir. Zeynelabidin hazretleri faciadan hemen sonra Şam'a götürülür. Burada doktorlar adeta seferber edilerek tedavi ettirilir. 
18 Kasım b. Muhammed hazretleri tasavvufta 33 altun halka olarak bilinen tarikat zincirinin 4. südür. (Muhammed aleyhisselam, Hazret-i Ebu Bekr, Selman-ı Fârisî, Kasım b. Muhammed...) Küçücük yaşında iken Selman-ı Farisi hazretlerinin yanında yetişir.

..........................................

ASR-I SEADETTEN PORTRELER

EBU BEKRE: (....-671) Asıl adı Nüfeyy b. Mesruh'tur. Babası Mesruh, meşhur Taifli tabib Haris b. Kalede'nin kölesidir. Annesi Sümeyye, İran Kisrası Nuşirevan tarafından kendisine ziyarete gelen Yemen Meliki Ebu'l Hayr'a cariye olarak hediye edilir. İran kisrasının bir İranlıyı köle veya cariye yapması mümkün değildir. Eğer Çinli veya Moğol olsaydı, Arabistan'da az görülür bir sima olacağından kaynaklara mutlaka geçerdi. Bu nedenle Sümeyye'nin Türk olduğu düşünülebilir. Sümeyye ismi, muhtemelen araplarca verilmiş bir isimdir. Nitekim asıl ismi kaynaklarda Bâmıh (Pamuk) olarak geçer.

Ebu'l Hayr, Yemen'e dönerken Taif'e uğradığında hastalanınca Haris b. Kalede tarafından tedavi edilir. (Haris, aynı zamanda Efendimizin azılı düşmanlarından Nadr b. Haris'in babasıdır.) Ebu'l Hayr bu nedenle Sümeyye'yi Haris'e hediye eder. Haris te kölesi Mesruh ile evlendirir. Mesruh ta İran'dan getirilmiştir. İşte bu evlilikten Ebu Bekre doğar.

Kızkardeşi Ezde de eshabdandır. 8 H/630'de Taif kuşatmasında teslim olan esir ve kölelerin azad edileceği haberi üzerine kaleden kaçan 23 kişiden biridir. Kaleden aşağıya kuyu çıkrığı (Bekre) ile indiği için Efendimiz kendisine Ebu Bekre diye iltifat eder. Bu isimle tanınır.

Ehl-i beytin hizmetlilerinden olur. Sevgili Peygamberimizden 132 hadis-i şerif nakletmiştir. Efendimizin vefatlarından sonra bir süre Bahreyn'de oturur. 51/671 veya 52/672'de Basra'da vefat eder. Namazını eshabdan Medine'deki kardeşliği Ebu Berze el Eslemi kıldırmıştır.

Asrı Seadet döneminde iki Sümeyye vardır. Birisi, Ammar b. Yasir hazretlerinin annesi ve ilk hanım şehid Sümeyye, diğeri de Ebu Bekre'nin annesi Sümeyye'dir. Asrı Seadet dönemini iyi araştırmayanlar bu iki ismi karıştırırlar. M. Hamidullah ta bunlardan birisidir. Bunun etkisinde kalan günümüz ilim adamlarından bazıları da aynı yanlışı tekrar edip durmaktadırlar.

SALİM: (605-633) Aslen Horasanlıdır. Asıl ismi bilinmemektedir. Salim ismi ona Arabistan'da verilmiş bir isimdir. Kaynaklarda "Salim mevla Ebi Huzeyfe / Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim" ismiyle anılır. Henüz küçük bir çocukken İran'ın İstahar bölgesinden köle olarak Mekke'ye getirilir. Bu bilgiye bakarak onun İranlı olduğu söylenir. Ancak Arabistan'da İranlılara Farisi lakabı takılıyordu. Eğer Salim de bunlardan birisi olsaydı Farisi lakabıyla anılırdı. Aynen Selmân-ı Farisi gibi...

Salim, eshabdan Ebu Huzeyfe b. Utbe'nin hanımı tarafından satın alınıp büyütülür. Çok zeki, akıllı ve terbiyesi çok kolay karakteriyle tanınır. Daha sonra da azad edilir. Sadakati ve dirayeti sebebiyle Ebu Huzeyfe tarafından oğul ilan edilir. Yine Ebu Huzeyfe, kardeşinin kızı Fatıma (Hind) bnt. Velid ile evlendirir. Hazreti Salim, Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını ezbere bilen ve en iyi okuyanlardandır. Bu özellikleri sebebiyle, Sevgili Peygamberimizin övgülerini ve hayır dualarını almıştır. Hicrette, Mekke'den ayrılan ve Hazret-i Ömer gibi ileri gelenlerinin de bulunduğu Muhacirlere imâm olur.

Bedr dahil bütün savaşlara katılır. Sevgili Peygamberimizin, "Kur'an-ı kerim'i şu dört kişiden öğreniniz" diyerek övdüklerinden birisidir. Hz. Ebû Bekir zamanında Müseylemet'ül Kezzâb'a karşı yapılan Yemâme gazâsında Muhâcirlerin sancaktarıdır. Sâlim'in sancağı taşıması dolayısıyla tehlikeye hedef olacağını gören Eshâb; "Senin başına bir zarar gelmesinden korkarız" deyince; "Eğer ben sancağı taşımayacak olursam Kur'ân-ı Kerîm ehlinin en bedbahtı olurum" cevabını verir. Mürtedler, sancağı düşürebilmek için Salim'e çok şiddetli hücumlar yaparlar. Sâlim, en şiddetli kılıç darbeleri altında bile "Ve mâ Muhammedün illâ resûl... / Muhammed aleyhisselam ancak Allah'ın resulüdür" (Al-i imrân; 144) âyet-i kerîmesini okumaktadır. Bu sırada ağır yaralanıp düşer. Yanına koşan Eshâb-ı kirâm, onun hala bu âyeti okuduğunu işittiler. Şehid olunca Ebû Huzeyfe ile birlikte defnedilir.

İlim ve irfânı Eshâb-ı kirâm tarafından kabûl ve tasdik edilmekle beraber Hz. Ömer'in, özel bir muhabbeti ve hürmeti vardır. "Eğer sağ olsaydı Salim'i halife olarak yerime bırakmak isterdim" demiştir. Bir gün Sevgili Peygamberimizin yanında Sâlim'in ismi zikredilir. Efendimiz şöyle buyururlar; "Muhakkak ki Sâlim, Allahü teâlâyı çok sever. Eğer Allahü teâlâdan korkusu olmasaydı yine sevgisinden dolayı Allahü teâlâya isyân etmez, günâh işlemezdi." Sevgili Peygamberimiz yine bir gün şöyle buyururlar; "Kıyâmet günü birçok kimseler Tihâme dağı gibi sevâblarla gelirler. Allahü teâlâ onların amellerini boşa çıkarır ve onları şiddetli bir şekilde Cehenneme atar. Bu dehşetli durumdan ürperen Sâlim atılır; "Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah; biz o kavmi nasıl tanıyacağız? Seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan çok korkuyorum." Bunun üzerine Efendimiz şöyle cevap verirler; "Ey Sâlim onlar namaz kılarlar, oruç tutarlar, fakat kendilerine harâmdan bir şey teklif edildiği zaman Allahü teâlâdan hiç korkmadan o harâmı işlerler. Allahü teâlâ da onların amellerini, ibâdetlerini kabûl etmez."

HABBAB B. ERET: Mekke'de yaşayan azadlı kölelerdendi. Aslen Kufe'liydi. (Muhtemelen Sasaniler tarafından Doğu Roma sınır boylarına yerleştirilen Türk boylarına mensuptu.) Kılıç yapmakta usta bir demirciydi. Ümmü Enmar isimli bir kadının himayesinde yaşıyordu. Sevgili Peygamberimiz Habbab'ın dükkanına sıkça uğrar kendisiyle sohbet ederdi.
Hicreten önce Hazret-i Ebubekr'in eliyle müslüman oldu. Müslüman olduğu için çok işkence gördü. Sırtındaki feci işkence izlerini ömür boyunca taşıdı. Efendimizin pek çok hayır dualarını aldı.

Hazret-i Ömer'in kızkardeşi Fatıma bnt. Hattab ile kocası Said b. Zeyd'in Kur'an öğretmeni oldu.

Medine'ye Hicret etti. Bedr Savaşına katıldı. Bu savaşta Efendimize, islam ordugahına en yakın kuyu hariç bütün kuyuların kapatılması tavsiyesinde bulundu. Bu tavsiye aynen uygulandı. Bundan sonra bütün savaşlarda bulundu.

Hazret-i Ebû Bekir devrinde, yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarda ve Suriye'nin fethinde bulundu.

657’de Kûfe şehrinde vefât etti.

ŞEHR B. BAZAN: Aslen Hemedanlıdır. Babası Bazan İran Sasani imparatorluğunun Yemen Genel valisiydi. İran Kisrası'nın emri üzerine Medine'ye Efendimizi yakalamaya giden özel ekipte bulundu. Sonra babasıyla birlikte müslüman oldu. Oğlu Amir b. Şehr de eshabdandır. Efendimiz tarafından tayin edilen ilk validir. Babası vefat edince Efendimizin emriyle vali olur. Yalancı peygamber Esvedu'l Ansi tarafından şehid edilmiştir.

Şehr, Yemen'de Ebnalar denilen topluluktandır. Bunlar, İran'dan gelenlerle yerli hanımların evlenmesi sonucu ortaya çıkmış bir nesildir. Atalarının İran'dan gelmesi de ilginçtir. Habeşistan'ın Yemen valisi Yeksum b. Ebrehe'nin yaptığı zulümler karşısında Yemenliler İran'dan yardım isterler. Ancak Kisra Nuşirevan, "Yemen'in çok uzak olduğunu, ordusunu böyle bir tehlikeye atamayacağını" söyleyerek önce reddeder. Ancak sonradan aklına cazip bir fikir gelir. Hapishanlerdeki idam mahkumlarının Yemen'e gönderilmesini emreder. Böylece İran, yığınla suçlu insandan kurtulacaktır. Dahası, eğer başarırlarsa Yemen, İran'a bağlı olacaktır. İşte bu insanlar MS 575'ten itibaren Yemen'e hakim olurlar. Yerli kadınlarla evlenerek melez bir neslin temelini atarlarlar. Yöre insanlarının Ebna ismini verdikleri bu nesil, kültürel olarak tamamen araplaşır. İşte Şehr'in babası Bazan bu insanlardan birisidir. Yemen'e gönderilen mahkumların arasında çok sayıda türk bulunması kuvvetle muhtemeldir. İşte bu insanların tamamı, asrı saadette islamla şereflenmişlerdir.

BÜREYDE B. HUSAYB: (....-63/682) Eslemoğullarının Sehm kolundandır. Hicret sırasında Sevgili Peygamberimizin başına konulan muazzam ödülü alabilmek için 70 kişilik bir süvari birliğiyle peşlerine düşer. Mekke ve Medine arasındaki Amim bölgesinde Efendimizle karşılaşır. Fakat Efendimizi şahsen tanımadığı için farkedemez. Büreyde, Efendimizin tatlı dili ve güler yüzünü görüp hayran kalır. Arkadaşlarıyla oracıkta müslüman olurlar. Yatsı namazını birlikte kılarlar. Bu sırada Meryem suresinin ilk ayetlerini bizzat Efendimizden öğrenir. Sabah olunca başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağına bağlar ve "izin verirseniz önünüzde ilk bayraktarınız olayım" diyerek Eslem arazisinden çıkana kadar refakat eder. Böylece İslamın ilk bayraktarı olur. Efendimiz, Büreyde'nin bu samimiyetine karşılık ona şu müjdeyi verir; "Sen, Zülkarneyn aleyhisselamın inşa ettirdiği bir şehre gideceksin ve kıyamet gününde doğu ülkesinin nuru ve rehberi olacaksın."

Uhud'tan itibaren Efendimizin bütün savaşlarına katılır. Hayber'in fethinde surlarda açılan gedikten içeri ilk dalan sahabedir. Efendimiz vefatlarına yakın hazırladıkları Üsame komutasındaki Suriye Ordusunun sancaktarıdır.

Sevgili Peygamberimizin katipliğini de yapan Büreyde, Süleymoğullarına yazılan mektubu kaleme almıştır. Kendisinden 164 hadisi şerif nakledilmiştir. Süleyman ve Abdullah isimli iki oğlu bilinmektedir.

Efendimiz bir konak yerinde bazı eşyaları Büreyde'nin sırtına yüklerler ve ez Zâmile / yük devesi diye latife ederler. Büreyde, bu hatırasını sık sık anlatır ve şerefle naklederek; "At sırtında düşmana saldırmaktan daha güzel bir hayat şekli yoktur" derdi.

Hazret-i Ömer döneminde ordu komutanı olarak görev yapar. Basra şehri kurulunca buraya yerleşir. Hazret-i Osman döneminde Horasan'ın fethine katılır. Yezid b. Muaviye döneminde 62/681 şehid düşer. Horasan bölgesinde en son vefat eden sahabidir. Merv şehrinde defnedilir. Türkmenistan sınırları içerisinde bulunan kabri, bugün de Türkler tarafından daima ziyaret edilmektedir. Ziyaretine gidenler Onu, doğunun Eyüp Sultanı olarak isimlendirirler.

ABDURRAHMAN B. EBZA: (70/670) Eshabı kiramdandır. Huzaa kabilesinin azadlılarındandır. Babası Ebza da eshabdandır. Aslen Kufe'lidir. Mekke'de doğdu. Kur'an-ı Kerim ve fıkıh konularında derin bilgisi vardır. Hazret-i Ömer'in Mekke valisi Nafi' b. Abdilharis, halifeyle görüşmek için şehir dışına çıktığında bunu vekil olarak bırakır. 658'de Hazreti Ali tarafından Horasan valisi olarak tayin edilir. Hayatının ileri dönemlerinde Kufe'ye yerleşir ve burada vefat eder. Said ve Abdullah isimli iki oğlu bilinmektedir.

ABDURRAHMAN B. SEMÜRE: (670) Eshabı kiramdandır. Babası Semüre b. Habib'dir. Künyesi Ebu Said'dir. Asıl ismi kaynaklarda; Abdi Külal, Abdi Kelül, Abdi Kabe olarak ta geçer. Müslüman olunca Efendimiz tarafından ismi Abdurrahman olarak değiştirilir. Kureyşin azadlılarındandır. Mekke'nin fethinden önce müslüman olur. Mute Savaşı'na ve Tebuk Seferine katılır. Hazret-i Osman zamanında idari kademede görev alır. Irak ve Horasan'da bulunur. Basra genel Valisi Abdullah b. Amir tarafından Sistan valiliğine tayin edilir. Doğuya düzenlediği seferlerde, Hindistan yakınlarındaki Zerenc ve Kiş arasındaki yerleri ve Ruhhac ile Zemindaver arasındaki bölgeleri ele geçirip putları yerle bir eder. Daha sonra Basra'ya yerleşir ve burada vefat eder. Namazını Ziyad b. Ebih kıldırdı. (Ziyad'ın annesi, Sümeyye de türk kökenlidir. Ebu Bekre ile anne bir kardeştir.

Son derece cesur ve mütevazi bir komutandır. Kendisinden 14 hadis-i şerif nakledilmiştir. "Sakın kimseden idarecilik isteme. Eğer isteğin üzerine emirlik verilirse, istediğinle başbaşa bırakılırsın. Eğer sen istemeden verilirse Allahü tealadan yardım görürsün" hadis-i şerifinin hem muhatabı, hem de nakledicisidir.

17 Ekim 2017 Salı

Sehiv Secdesi

Sehiv Secdesi Hangi Hallerde ve Ne Zaman Yapılır
    a) Namazda farzlardan birinin unutularak geciktirilmesi.
    b) Vaciblerden birinin unutularak geciktirilmesi veya unutularak yapılmaması hallerinde sehiv secdesi yapılır.
    
Namazdaki bu eksikliği gidermek için namazın sonunda sehiv secdesi yapmak vacibtir. Farzlardan birinin unutularak veya bile bile yapılmaması hâlinde namaz bozulacağı için sehiv secdesi ile tamamlanamaz, namazın yeniden kılınması gerekir. Vaciblerden herhangi birinin bilerek terkedilmesi durumunda sehiv secdesi yapılmaz, namazın yeniden kılınması gerekir.

Sehiv Secdesi Nedir, Nasıl Yapılır?
    
Namazın sonunda iki defa secde yapıp oturmak ve bu oturuşta Ettehiyyatü, Allahümme salli ve Allahümme barik'i okuyup selâm vermeye sehiv secdesi denir. Sehiv secdesi şöyle yapılır:
    
Namazın son oturuşunda yalnız Ettehiyyatü okunarak sağ tarafa selam verildikten sonra: "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir. Sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılıp oturulur, tekrar "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" söylenir ve "Allahü ekber" diyerek kalkılıp oturulur. Bu oturuşta, "Ettehiyyatü, Allahümme salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ âtinâ..." duaları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir. Buna sehiv secdesi denir.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Kadir Gecesi

Hakk'ın en şa'şaalı nûru tecelli etti.
Doğdu Kur'an güneşi, leyle-i fetret bitti.

 

Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren, beşeriyyeti karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuşturan dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında, Kadir gecesinde inmiştir.
 

Bu gece, çok şerefli ve müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiş, Kur'an-ı Kerimin 97. sûresi buna tahsis edilmiştir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
1. "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
2. Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?
3. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler.
5. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir."

 

Bu kutsal gecede;
- Şerefli bir kitap (Kur'an-ı Kerim)
- Şerefli bir melek aracılığıyla, (Cebrail)
- Şerefli bir ümmetin,
- Şerefli peygamberine (Hz. Muhammed A.S.) nazil oldu.

 

Kadir gecesi;
- Kur'an-ı Kerim'in bu gecede inmesi,
- Bu gecenin bin aydan (83 sene, 4 ay) daha hayırlı olması,
- Allah'ın ezelde takdir ettiği şeylerden bir yıllık olayların ana kitaptan alınarak görevli meleklere bildirildiği gece olması, sebebiyle üstün bir değer taşımaktadır.

 

Cebrail (a.s.)'in diğer meleklerle bu gece yeryüzüne inerek Allah'a ibadet eden kulları selâmlamaları ve bu gecenin tan yeri ağarana kadar selâm ve esenlik olması da ilâhî rahmetin çok güzel bir tecellisidir.
 

Bin aydan daha hayırlı olduğu açıkça bildirilen bu gece bizim için Allah'ın büyük bir lütfudur.
 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." (48)
Peygamberimiz, Ramazanın son on gününde, her zamankinden daha fazla ibadet eder, aile fertlerini de ibadet için uyandırırdı. (49)

 

Hiç şüphesiz Kadir gecesine yetişmek mü'minler için büyük bir mutluluk olduğu gibi, en iyi şekilde değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.
 

Bu geceyi, namaz kılmak, Kur'an okumak, dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak suretiyle ihya etmeliyiz. Namaz borcu olanların hiç olmazsa bir gün bir gecelik kaza namazı kılmaları, böyle bir borcu olmayanların ise nafile namaz kılmaları uygun olur.
 

Peygamberimiz Kur'an okuyanlara bu Yüce Kitab'ın şefaat edeceğini şu sözleri ile bildirmiştir.
"Kur'an okuyunuz, zira O, kıyamet gününde sahibine (okuyana) şefaatçı olarak gelir." (50)

 

Bu sebeple, Kur'an-ı Kerimin yeryüzüne inmeye başladığı bu mübarek gecede, Kur'an okumanın ayrı bir değeri vardır.
 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: "Peygamberimize:
- Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim" diye sordum. Peygamberimiz:
-"Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet" diye dua et" buyurdu. (51)

 

İbn Fariz diyor ki:
"Hak tecelli ederse, bütün geceler Kadir gecesidir. Vuslat ve mulâkat günlerinin hepsi de cuma günüdür". (52)

 

Konu ile ilgili rivayetler arasında; Kadir gecesinin, Ramazanın son on gününde, sayıları tek olan gecelerin içinde ve bu tek sayılı gecelerden de 27. gecede olduğu rivayeti tercih edilmiş ve asırlardan beri mü'minlerce kutlanagelmiştir.

İbadet Nedir ?

İbadet, Allah'a saygı ve ta'zim göstermek ve onun bize verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmektir.
 

Yüce Allah, diğer canlılardan farklı olarak akıl ve fikir vererek bizi, diğer varlıklar arasında seçkin bir durumda yaratmış, yaşayabilmemiz için, yeraltı ve yerüstü zenginliklerle doldurduğu dünyayı bir sofra gibi önümüze sermiştir. 

Cenab-ı Hak, verdiği nimetlerin çokluğunu hatırlatarak şöyle buyuruyor:
"O, size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür."

 

Küçük bir iyiliğe, meselâ; ikram edilen bir fincan kahveye, bir öğün yemeğe teşekkür eden insanın, kendisine verilen bunca nimetlere karşı Yüce Allah'a teşekkür etmesi icabetmez mi? 

Hastalanan bir organını meselâ; gözünü tedavi eden doktora teşekkür eden insanın, o gözü, kendisine meccanen lütfeden Allah'a şükran borcunu yerine getirmesi gerekmez mi? 

Elbette gerekir.
 

Allah Tealâ, bu konuya dikkatimizi çekerek şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammed! De ki: Sizi yaratan, sizin için kulaklar, gözler ve kalbler veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz."

 

İbadet; bizi yaratıp vücudumuzu mükemmel organlarla donatan ve sayılamıyacak kadar nimetler vererek bizi mülkünde barındıran Yüce Rabbimizin iyiliklerine karşı teşekkür borcunu yerine getirmektir.

FİTRE (Fıtır Sadakası)

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan müslümanın fıtır sadakası vermesi vaciptir.
 

Buna kısaca "Fitre" denir. Fıtır sadakasının vacip olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir.
 

Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir. Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.
 

Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası, torununun fitresini verir.
 

Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendilerinin vermesi lâzımdır.
 

Karısının ve aile içindeki büyük çocuklarının fitrelerini onların izni olmadan verebilir. Aile içinde olmayan büyük çocukların fitrelerini ise onların izni ile verebilir. Bir kimse babasının ve anasının fitrelerini vermekle yükümlü değildir.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:
Cinsi:                          Miktarı:
1. Buğday 1460 Gram (520 dirhem)
2. Arpa 2920 Gram (1040 dirhem)
3. Kuru Üzüm 2920 Gram (1040 dirhem)
4. Hurma 2920 Gram (1040 dirhem)

 

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.
 

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.
 

Varlıklı müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş hem de sevap kazanmış olurlar.
Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

13 Ekim 2017 Cuma

Müslümanlıkta İbadetler, Taharetler

İslâm dini, Yüce Allah'a ibadetten, itaat ve teslimiyetten ibaret en kutsal bir dindir. Bu kutsal din, Yüce Allah'ı bilmek, ona ibadet ve itaatte bulunmak için insanların yaratılmış olduklarını bildirmektedir.

Büyük İslâm dini, insanları yükseltir, insanları melekler gibi temiz bir hayata kavuşturur, insanların ruhlarını manevî duygularla aydınlatır. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına kulluk ve ibadet görevinde bulunmalarını emreder.

İkramı bol olan ezelî yaratıcımızın manevî huzurunda kabul edilmek, insan için ne büyük bir nimet, ne büyük bir şereftir. İşte ibadet ve itaat, insana bu nimet ve şerefi kazandırır.

Uyanık bir ruhun ferahlığı, sağlam düşünceli bir insanın kalben huzuru, gerçek bir neşeye ve bir mutluluğa kavuşması, ancak Yüce Allah'a ibadet sayesinde elde edilir.

İbadet ve itaat zevkinden yoksun olanlar, kendi yaratılışlarındaki hikmetten habersiz olan zavallılardır.

Yüce Allah'a kulluk ve ibadette bulunmayanlar, borçlu oldukları şükür görevini terk etmiş, sonsuz âhret hayatlarını tehlikeye düşürmüş mutsuz kimselerdir.

Hiç şüphe yok ki, insanların mutluluk ve selâmeti, gerçek varlığı, Yüce Allah'a güzel niyet ve samimi bir kalp ile ibadet ve itaat etmekle kazanılmış olur. İbadetlerin bir kısmı da temizliğe ve pâklığa bağlıdır.

Müslümanlık, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Taharet, maddî ve manevî kirlerden arınmak demektir. Bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı, anahtarıdır. Temizlik bulunmadıkça bu ibadetler yerine getirilemez. Temizlik bulunmadıkça insan Yüce Allah'ın manevî huzuruna giremez. Nitekim bir hadis-i şerifte: "Temizlik imandandır," buyurulmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte de: "Namazın anahtarı temizliktir " buyurulmuştur.

Aynı zamanda temizlik sağlık için yararlıdır. Rızkın çoğalmasına sebep olur. Nitekim bir hadis-i şerifte: "Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik verilsin" buyurulmuştur.

Sonuç
Ehliyet ve yetki sahibi olan her insan birtakım ibadetlerle, temizliklerle din bakımından görevlidir. Bazı şeyleri yapmakla ve bazı şeyleri yapmamakla sorumlu tutulmuştur. Bunlara dair ilmihalimizde yeterince bilgi verilecektir. Ancak din kitaplarında, yazışmalarda ve konuşmalarda çokça tekrarlanan bazı deyimler vardır ki, önce bunların anlamlarını bilmek gerekir. Bunun için önce bunların lügat ve terim manalarını yazacağız.

Şirk Nedir ve Şirk Çeşitleri Nelerdir?

Şirk kelimesi, ortak koşmak (ortaklık) demek, «tevhîd» kelimesinin zıddıdır. Şerik ise, ortak de­mektir. Çoğulu «Şüreka»'dır. Kur'an-ı Kerîm'de insanlar, tevhide, yani Allah'ı birlemeye davet edilmişler, O'na gerek zâtında, gerek sıfat ve fiillerinde başkalarını şerik, yani ortak kılmaktan, yalnız Allah'a mahsus olan ibâdette başkalarını O'na ortak etmekten şid­detle menedilmiştir.

Bu sebeple Kur'an-ı Kerîm'de; «Şirkin pek büyük bir günâh ve zulüm olduğu»(1) Hak Teâlâ'nın «Kendisine şerik koşulmasını asla affetmiyeceği, bundan başka olan günahları dileyeceği kimseler için affedeceği bildirilmektedir.»(2) Çünkü insan, Allah'ın yer­yüzündeki halîfesi (vekili)'dir. Zira yeryüzündeki her şey onun em­rine ve hizmetine verilmiş, onun idaresine terkedilmiştir.(3) Öyle ise nasıl olur da, kâinatı idare etmek için yaratılan insan, kendisi gibi veya kendi hizmetinde olan şeylerin bazısını ilâh olarak kabul ederek Allah'ı bırakıp, ona ibâdet eder veya onları Allah'a şerik koşar?

İşte şirk insanı bu şekilde alçaltacağı ve Allah'ın onun için tak­dir ettiği yüksek ve şerefli mevkii idrak ederek O'na ulaşmasına en­gel olacağı içindir ki, günahların en ağın olduğu ve Allah Teâlâ'­nın, kendisine şirk koşan bu gibi insanları asla affetmiyeceği bil­dirilmiştir.

Şirkin Nevileri (Çeşitleri):

Şirkin birçok nev'ileri vardır :

1. Şirk-i İstiklâlî:

Şirk nev'ilerinin en açığı; güneş, ay, yıldızlar gibi semavî var­lıklara, tabiat kuvvetlerine, yan veya tam ilâh zannedilen insanla­ra, hülâsa, Allah'tan başka canlı veya cansız varlıklara tapınmak ve onlara ibâdet etmektir. Şirkin bu şekilde; Allah'ı bırakarak; veya bir veya daha çok varlıkları ilâh veya ilâhlar olarak kabul edip on­lara tapınıldığından, bu türlü şirke, «Şirk-i İstiklâli» denmiştir.

Hayır kaynağı olarak bir «hayır ilâhı», şer kaynağı olarak da bir «şer ilâhı» olduğuna inanan ve bu iki ilâha tapan «Seneviyye ve «Mecûsiler»'in şirki, bu şirke dahildir. «Zerdüşt» dininde olduğu gibi...

2. Şirk-i Teb'iz :

«Şirk-i Teb'iz» denilen bu şirk nev'inde ise; Allah'a inanmak­la beraber, O'na başka şeyleri şerik (ortak), koşmak, yâni, ilâh ol­duğuna inanılan diğer varlıklarınıda Yüce Allah gibi ulûhiyet sıfa­tıyla muttasıl olduğuna inanmaktır. Hristiyanlıkta sonradan uydu­rulup icad edilen «Teslis» akidesi, bu nev'i bir şirktir. Çünkü onlaz Hz. îsa'ya oğul, Hz. Meryem'e Ruhu'l - Kudüs adını vererek Oğul veya Ruhu'l - Kudüs'ün de bizzat Allah gibi kâdir-i mutlak ve âlim-i mutlak olduğunu sanmakta ve böylece Baba, Oğul ve Ruhu'l - Kudüs gibi üç başlı bir ulûhiyete inanmaktadırlar.

3. Şirk-i Takrîb :

«Şîrk-i Takrîb», adı verilen üçüncü nev'i şirkte ise; bu âle­min yaratıcısının bir olduğu kabul edilmekle beraber, «O'na yakın­lığı temin etmek ve O'nun katında şefaatçi olmak üzere Allah Teâlâ'yı bırakarak O'ndan başkasına, yani putlara ve heykellere tapmak, hiçbir fayda veya zarar veremiyecek olan bu cansız ve kıymetsiz eşyaya ibâdet etmektir." «Veseniyye», yani «Putperestlik» denilen bu şekil, en âdi, kötü ve gülünç şirk şekli olması Ve İslâmiyetin zuhuru sırasında bütün dünyada salgın halinde bulunması sebebiyle, Kur'an-ı Kerîm'de en ağır kelimelerle sık sık zikredilmiş ve bu sapık inanç şiddetle yasaklanmıştır.(4)

— Şirkin diğer bir şekli de; bir kısım insanların kendi ara­larından bazılarını «Rabb» olarak kabul etmeleri, onlara körü kö­rüne inanarak Allah'ın emir ve nehiyleri yerine, onların emrettik­lerini yapmaları, yasak kıldıklarını da yapmamalarıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de, Yahudilerin hahamlarını (yani kendi din adam­larım), Hıristiyanların da rahiplerini Allah'dan başka birer Rabb edindikleri, yani emir ve yasaklarını bırakarak, kendi din adamla­rının emir ve yasaklarını tuttukları, halbuki bir tek Allah'a iba­detle emredilmiş oldukları beyan edilmektedir.(5)

Yukarıda zikredilen bu şirk nev'ileri, şu âyet-i kerimede gayet açık olarak şöylece özetlenmiştir.(6)

    «... Hiçbirimiz Allah'dan başkasına tapmıyalım. O'na hiçbir şerik (ortak) koşmayalım. Allah'ı bırakıp içimizden bir kısmını ken­dimize Rab edinmiyelim.»

Şirkin en kapalı görülen bir şekli de, yine Kur'an-ı Ke­rîm'de bildirilen, insanın kendi heves ve süflî arzularına körü körü­ne uymasıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de (7)

«Kendi heves ve arzularım mâbûd edinen kimseyi gördün mü?.." buyurulmak suretiyle bu gibiler kötülenmişlerdir.

O halde, açık veya kapalı olan her türlü şirkten dikkatle ka­çınmak lâzımdır. Hakîkî Tevhîd'e ancak bu şekilde ulaşılır.

Allah'a şirk koşmanın bütün bu nev'ileri, bilhassa putperest­lik, güneş, ay ve yıldızlara ve tabiat kuvvetlerine, iki veya daha çok ilâha tapmak ve Hristiyanların teslis akidesi, Kur'an-ı Kerîm'de şiddetle reddedilmiş, hakîkî tevhîd inancı bütün beşeriyete telkin edilmiştir. Böylece gerçek itaat ve ibâdetin ancak Allah'a yapıla­cağı, Allah'ın emirlerini terk ederek, başka bir kimsenin emirleri­ne veya süflî arzularına itaat etmenin bir nevi şirk hükmünde ol­duğu, birçok âyetlerde beyan buyurulmuştur.(8)

Dipnotlar:
(1) Lokman, 13
(2) Nisa, 48
(3) Bakara, 29-30
(4) Bak: En'âm, 71. 136-138, 139; İbrahim, 30; Ankebut, 25; Araf. 191, 132. 195, 197; Hacc, 12. 13. 73; Meryem, 81: Furkan, 3: Sebe', 21; Fatır, 13. 14, 40; İsrâ, 56.
(5) Tevbe, 31
(6) Âl-i İmrân, 64
(7) Furkân, 43
(8) Ali Arslan Aydın, İslam İnançları, (Tevhid ve İlm-i Kelam), Gonca Yayınları: 289-291.