Kur’ân-ı Kerîm’de, "ana-babaya saygı gösterilmesi" emredilen bir çok âyet-i kerîmede (5) anne, öncelik verilerek zikredilmiştir. Bu öncelik, annenin babadan daha saygıdeğer olduğuna dikkati çekmektedir.
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e bir kimse geldi ve:
"Benim kendisine hizmet ve ülfet etmeme, insanlar içinde en lâyık ve en çok hakkı olan kimdir?" diye sordu.
Rasûlullâh (s.a.v.):
"Anandır." buyurdular. O zât:
"Sonra kimdir?" dedi. Rasûlullâh (s.a.v.) yine:
"Anandır." buyurdular. O zât tekrar:
"Sonra kimdir?" deyince, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tekrar:
"Anandır." buyurdular. O zât yine:
"Sonra kimdir?" diye sorunca, Rasûlullâh (s.a.v.) bu sefer:
"Babandır." karşılığını verdiler. (6) Bu hadîs-i şerîf de, annenin evlâd üzerinde babaya nisbetle üç misli iyilik ve ihsân hakkı olduğunu açıkça ifâde eder.
Veysel Karanî Hazretleri, ihtiyâr, âmâ ve hasta annesine hizmeti sebebiyle, her ne kadar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i göremediyse de O’nun eşsiz lutuf ve ihsânlarına nâil olmuştur.
İslâm hukûkuna göre, bir kişinin, ana ve babasından yalnız birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetse, annesinin nafakasına öncelik tanınır.
Evlâd üzerinde elbette babanın da hakları vardır. Çocuğunun ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük fedâkârlıkları bulunmaktadır. Doğumda annenin karşılaştığı sıkıntılara o da ortak olmuştur. Hadîs-i şerîfte, babanın evlâdı üzerindeki hakları şöyle açıklanmıştır:
"Hiçbir evlâd babasının hakkını ödeyemez. Ancak; babasını köle olarak bulur, satın alır ve âzâd ederse, bu durum müstesnâdır."
Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir vasiyetinde şöyle buyurur:
"Benim kabrimi ziyâret etmek isteyenler, evvelâ annemin kabrini ziyâret etsinler, sonra da benimkini.."
Anne ve Baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne ve Baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ekim 2017 Çarşamba
18 Haziran 2017 Pazar
ANNENİN HUKUKUNU KORUMAK FARZDIR
SORU: "Çözümünü bulamadığım bir meseleyi size sormak istiyorum. Daha çocukken babamız, bir kaza sonucu vefat etti. Annem bizi yetim olarak büyüttü. Kendisi İslam'ı bilmeyen, fakat çocuklarına düşkün olan bir insandır. Şimdi epeyce yaşlandı. (...) Annem ibadetlerini zamanında eda etmiyor ve torunlarına kötü örnek oluyor.
Defalarca kendisini ikaz ettim. Dedikodu ve gıybet hastalığı ise ayrı bir derttir. (...) Kurban bayramından bir gün önce, halam ile ilgili bazı iddialarda bulundu. Kendisine "Dediklerin doğru olsaydı, yaptığına gıybet denilirdi.
Doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu huyundan vazgeç!.. Eğer vazgeçmessen vallahi seninle konuşmam" dedim. Sinirlendi ve "Seni doğurduğum güne lanet olsun" dedi.(...) Bayramdan sonra, bana bir şey söylemeden kardeşimin evine gitti. Kardeşime "Eğer ağabeyin gibi davranacaksan hemen söyle!..
Güçsüzler yurduna kaydımı yaptırayım" demiş,(...) Anneye itaatın sınırı nedir? Yeminimi bozmam ve annemin gönlünü almam gerekir mi ?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" veya "Adetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden; hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir.
Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra; güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar değişmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır." (Er Rum Suresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın ömür devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (SAV)'in "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Bu tesbitten sonra, "Anneye itaatin sınırı nedir?" sualine cevap arayalım.
Kur'an-ı Kerim'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, Anne ve Babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy. Nihayet dönüşünüz ancak banadır.
O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi: "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda; herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez."(3) diyerek, önemli bir mahiyete işaret etmiştir.
Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır."(4) hadisi, umumi bir hükümdür. Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir.
Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(5) hükmünde ittifak ettiği malumdur.
Diğer meseleye gelince: Annenizin gıybet veya iftira gibi haram olan fiilleri işlemesi, ağır bir cürümdür. Fakat size, aynı cürümü işlemeniz hususunda herhangi bir emir vermemiştir. Annenize "vallahi seninle konuşmam" demeniz, mün'akid bir yemindir. Annenizin gıybet gibi haramlardan kaçınmasını arzu etmeniz, güzel bir duygudur. Buna rağmen, yemininizi bozmanız ve keffaret vermeniz gerekir.
İbn-i Abidin: "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa "bu fena fiili bırakmalarını" emreder, kabul ederlerse ne ala!.. Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, güzel bir ikazda bulunmuştur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari-İst.: 1401 C: 7, Sh: 69 K. Edeb: 3
(3) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkami'l Kur'an-Kahire: 1967 C: 14, Sh: 64
(4) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 518
(5) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst: 1307 C: 1, Sh: 418, İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 347
(6) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst.: 1983 C: 8 Sh: 31
Defalarca kendisini ikaz ettim. Dedikodu ve gıybet hastalığı ise ayrı bir derttir. (...) Kurban bayramından bir gün önce, halam ile ilgili bazı iddialarda bulundu. Kendisine "Dediklerin doğru olsaydı, yaptığına gıybet denilirdi.
Doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu huyundan vazgeç!.. Eğer vazgeçmessen vallahi seninle konuşmam" dedim. Sinirlendi ve "Seni doğurduğum güne lanet olsun" dedi.(...) Bayramdan sonra, bana bir şey söylemeden kardeşimin evine gitti. Kardeşime "Eğer ağabeyin gibi davranacaksan hemen söyle!..
Güçsüzler yurduna kaydımı yaptırayım" demiş,(...) Anneye itaatın sınırı nedir? Yeminimi bozmam ve annemin gönlünü almam gerekir mi ?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" veya "Adetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden; hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir.
Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra; güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar değişmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır." (Er Rum Suresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın ömür devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (SAV)'in "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Bu tesbitten sonra, "Anneye itaatin sınırı nedir?" sualine cevap arayalım.
Kur'an-ı Kerim'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, Anne ve Babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy. Nihayet dönüşünüz ancak banadır.
O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi: "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda; herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez."(3) diyerek, önemli bir mahiyete işaret etmiştir.
Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır."(4) hadisi, umumi bir hükümdür. Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir.
Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(5) hükmünde ittifak ettiği malumdur.
Diğer meseleye gelince: Annenizin gıybet veya iftira gibi haram olan fiilleri işlemesi, ağır bir cürümdür. Fakat size, aynı cürümü işlemeniz hususunda herhangi bir emir vermemiştir. Annenize "vallahi seninle konuşmam" demeniz, mün'akid bir yemindir. Annenizin gıybet gibi haramlardan kaçınmasını arzu etmeniz, güzel bir duygudur. Buna rağmen, yemininizi bozmanız ve keffaret vermeniz gerekir.
İbn-i Abidin: "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa "bu fena fiili bırakmalarını" emreder, kabul ederlerse ne ala!.. Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, güzel bir ikazda bulunmuştur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari-İst.: 1401 C: 7, Sh: 69 K. Edeb: 3
(3) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkami'l Kur'an-Kahire: 1967 C: 14, Sh: 64
(4) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 518
(5) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst: 1307 C: 1, Sh: 418, İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 347
(6) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst.: 1983 C: 8 Sh: 31
ANNE VE BABAYA İTAATİN SINIRI NEDİR
SORU: "Müslüman olduklarını söyleyen, fakat İslam'ı bilmeyen bir ailenin tek çocuğuyum. Annemin ve babamın herhangi bir gelirleri yoktur. İki ay öncesine kadar birlikte oturuyorduk. (...) Gerek babam ve gerekse annem, diğer akrabalarımızın gıybetini yapıyorlar. Bir gün sinirlerime hakim olamayıp 'Gıybet etmeye devam ederseniz, yemin olsun sizinle aynı evde oturmam' dedim. Her ikisi de çok üzüldüler.
Annem odasına çekildi ve ağladı. (...) Bir gün ben işte iken, gizlice köye gitmişler. (...) Şimdi ne yapacağıma karar veremiyorum. Hanım ve çocuklar, onları savunuyorlar. Benim hata ettiğimi söylüyorlar. (...) Anne ve babaya itaatin sınırı nedir? Bir Müslüman genç, haram işleyen annesine veya babasına nasihat edemez mi?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim, Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür.
Çocuk büluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah", Hz. Adem (as)'den günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar da aynı kanunlar geçerli olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de, "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir.
Allah ne dilerse yaratır" (Er Rum Suresi: 54 ) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine, "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir.
Buradaki inceliğin iyi kavranılması gerekir. Bu tesbitten sonra, anne ve babanın hukuku üzerinde kısaca duralım.
Kur'an-ı Kerim'de; "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır.
Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy. Nihayet dönüşünüz ancak banadır.
O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15 ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi, "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez"(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.
Hanefi fukahasının, "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayri müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu, Allahu Teala (cc)'nın, 'Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin' emrine dayanır. Bu ayet-i kerime, müşrik olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur.
Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(4) hükmünde ittifak ettiği malumdur. İslam fıkhında itaat, ma'ruf ile sınırlıdır. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(5) buyurduğu ve umumi olan hükmü beyan ettiği sabittir.
Bu genel izahtan sonra, mektubunuzdaki meseleye geçebiliriz. Önce iki nokta üzerinde duralım. Birincisi: Nafakalarını temin ettiğinizi dikkate alarak, kendinizi babanızın ve annenizin amiri zannetmişsiniz.
Halbuki Allahu Teala (cc) onlara, 'üf' bile demeden hizmet etmenizi farz kılmıştır. İkincisi: Babanızın ve annenizin gıybet etmeleri haram bir cürümdür. Fakat size, aynı haramı işlemenizi emretmemişlerdir. Anne ve babaya nasihatin bir usulü vardır.
İbn-i Abidin, "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa 'bu fena fiili bırakmalarını' emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, nasihat usulünü beyan etmiştir. Size tavsiyem şudur; önce derhal yemininizi bozunuz ve keffaret veriniz.
Daha sonra babanızın ve annenizin gönlünü alınız ve onlara hizmet ediniz. Eğer anne ve baban; senden razı olur ve sana dua ederlerse, bu büyük bir nimettir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, Çağrı Yay., C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari- İst: 1401, C: 7, Sh: 69, K. Edeb: 3.
(3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 14, Sh: 64.
(4) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965, C: 2, Sh: 46; ayrıca Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst: 1307, C: 1, Sh: 418.
(5) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 1, Sh: 518.
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 8, Sh: 311
Annem odasına çekildi ve ağladı. (...) Bir gün ben işte iken, gizlice köye gitmişler. (...) Şimdi ne yapacağıma karar veremiyorum. Hanım ve çocuklar, onları savunuyorlar. Benim hata ettiğimi söylüyorlar. (...) Anne ve babaya itaatin sınırı nedir? Bir Müslüman genç, haram işleyen annesine veya babasına nasihat edemez mi?"
CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim, Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür.
Çocuk büluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah", Hz. Adem (as)'den günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.
Kıyamete kadar da aynı kanunlar geçerli olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de, "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir.
Allah ne dilerse yaratır" (Er Rum Suresi: 54 ) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine, "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir.
Buradaki inceliğin iyi kavranılması gerekir. Bu tesbitten sonra, anne ve babanın hukuku üzerinde kısaca duralım.
Kur'an-ı Kerim'de; "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır.
Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy. Nihayet dönüşünüz ancak banadır.
O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15 ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi, "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez"(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.
Hanefi fukahasının, "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayri müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu, Allahu Teala (cc)'nın, 'Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin' emrine dayanır. Bu ayet-i kerime, müşrik olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur.
Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(4) hükmünde ittifak ettiği malumdur. İslam fıkhında itaat, ma'ruf ile sınırlıdır. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(5) buyurduğu ve umumi olan hükmü beyan ettiği sabittir.
Bu genel izahtan sonra, mektubunuzdaki meseleye geçebiliriz. Önce iki nokta üzerinde duralım. Birincisi: Nafakalarını temin ettiğinizi dikkate alarak, kendinizi babanızın ve annenizin amiri zannetmişsiniz.
Halbuki Allahu Teala (cc) onlara, 'üf' bile demeden hizmet etmenizi farz kılmıştır. İkincisi: Babanızın ve annenizin gıybet etmeleri haram bir cürümdür. Fakat size, aynı haramı işlemenizi emretmemişlerdir. Anne ve babaya nasihatin bir usulü vardır.
İbn-i Abidin, "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa 'bu fena fiili bırakmalarını' emreder, kabul ederlerse ne ala!..
Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, nasihat usulünü beyan etmiştir. Size tavsiyem şudur; önce derhal yemininizi bozunuz ve keffaret veriniz.
Daha sonra babanızın ve annenizin gönlünü alınız ve onlara hizmet ediniz. Eğer anne ve baban; senden razı olur ve sana dua ederlerse, bu büyük bir nimettir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, Çağrı Yay., C: 5, Sh: 53 vd.
(2) Sahih-i Buhari- İst: 1401, C: 7, Sh: 69, K. Edeb: 3.
(3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 14, Sh: 64.
(4) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965, C: 2, Sh: 46; ayrıca Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst: 1307, C: 1, Sh: 418.
(5) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 1, Sh: 518.
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 8, Sh: 311
17 Haziran 2017 Cumartesi
Kadınlara İbâdetlerde Kolaylıklar
İslâm Dîni, ibâdetlerin yapılış şeklinde kadınlara bazı kolaylıklar tanımıştır. Bunlar;namaz, oruç, hac, zekât ve cihâd gibi ibâdetlerdir.
Namaz:
Kadınlar, beş vakit namazla mükellef olmakla birlikte, cumâ, bayram ve cenâzenamazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması, başka bir kolaylıktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha fazîletlidir." (146) buyurmaktadırlar.
Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur.
Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz. Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi gerekmez.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Fâtıma bint-i Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" (147) buyurmuşlardır.
Oruç:
Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar. Ancak, Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ ederler.
Hz. Âişe (r.anha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk. Namazı kazâ etmekle emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle emrolunuyorduk." (148)
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların, kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır. Daha sonra bunları, gününe gün kazâ ederler.
Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan günleri tamamlar.
Zekât:
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Zekât için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir. Kadına âid; altın, gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellefolur.
Amr b. Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı.
Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu.
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir." (149)
Hac:
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması gerekir.
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk yapamaz."(150)
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!" (151)
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile ibâdet yaparlar.Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler. Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir.
Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ ederler." (152) buyurulur.
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz keserler.
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez.
Cihâd:
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız.
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre olduğunu bildirmişlerdir.
Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!.."(153) buyurmuşlar ve hac veya umre ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir kazanacaklarını müjdelemişlerdir.
Namaz:
Kadınlar, beş vakit namazla mükellef olmakla birlikte, cumâ, bayram ve cenâzenamazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması, başka bir kolaylıktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha fazîletlidir." (146) buyurmaktadırlar.
Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur.
Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz. Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi gerekmez.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Fâtıma bint-i Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" (147) buyurmuşlardır.
Oruç:
Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar. Ancak, Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ ederler.
Hz. Âişe (r.anha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk. Namazı kazâ etmekle emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle emrolunuyorduk." (148)
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların, kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır. Daha sonra bunları, gününe gün kazâ ederler.
Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan günleri tamamlar.
Zekât:
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Zekât için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir. Kadına âid; altın, gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellefolur.
Amr b. Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı.
Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu.
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir." (149)
Hac:
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması gerekir.
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk yapamaz."(150)
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!" (151)
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile ibâdet yaparlar.Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler. Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir.
Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ ederler." (152) buyurulur.
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz keserler.
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez.
Cihâd:
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız.
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre olduğunu bildirmişlerdir.
Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!.."(153) buyurmuşlar ve hac veya umre ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir kazanacaklarını müjdelemişlerdir.
16 Haziran 2017 Cuma
Önce Anne
Kur’ân-ı Kerîm’de, "ana-babaya saygı gösterilmesi" emredilen bir çok âyet-i kerîmede (5) anne, öncelik verilerek zikredilmiştir. Bu öncelik, annenin babadan daha saygıdeğer olduğuna dikkati çekmektedir.
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e bir kimse geldi ve:
"Benim kendisine hizmet ve ülfet etmeme, insanlar içinde en lâyık ve en çok hakkı olan kimdir?" diye sordu.
Rasûlullâh (s.a.v.):
"Anandır." buyurdular. O zât:
"Sonra kimdir?" dedi. Rasûlullâh (s.a.v.) yine:
"Anandır." buyurdular. O zât tekrar:
"Sonra kimdir?" deyince, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tekrar:
"Anandır." buyurdular. O zât yine:
"Sonra kimdir?" diye sorunca, Rasûlullâh (s.a.v.) bu sefer:
"Babandır." karşılığını verdiler. Bu hadîs-i şerîf de, annenin evlâd üzerinde babaya nisbetle üç misli iyilik ve ihsân hakkı olduğunu açıkça ifâde eder.
Veysel Karanî Hazretleri, ihtiyâr, âmâ ve hasta annesine hizmeti sebebiyle, her ne kadar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i göremediyse de O’nun eşsiz lutuf ve ihsânlarına nâil olmuştur.
İslâm hukûkuna göre, bir kişinin, ana ve babasından yalnız birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetse, annesinin nafakasına öncelik tanınır.
Evlâd üzerinde elbette babanın da hakları vardır. Çocuğunun ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük fedâkârlıkları bulunmaktadır. Doğumda annenin karşılaştığı sıkıntılara o da ortak olmuştur. Hadîs-i şerîfte, babanın evlâdı üzerindeki hakları şöyle açıklanmıştır:
"Hiçbir evlâd babasının hakkını ödeyemez. Ancak; babasını köle olarak bulur, satın alır ve âzâd ederse, bu durum müstesnâdır."
Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir vasiyetinde şöyle buyurur:
"Benim kabrimi ziyâret etmek isteyenler, evvelâ annemin kabrini ziyâret etsinler, sonra da benimkini.."
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e bir kimse geldi ve:
"Benim kendisine hizmet ve ülfet etmeme, insanlar içinde en lâyık ve en çok hakkı olan kimdir?" diye sordu.
Rasûlullâh (s.a.v.):
"Anandır." buyurdular. O zât:
"Sonra kimdir?" dedi. Rasûlullâh (s.a.v.) yine:
"Anandır." buyurdular. O zât tekrar:
"Sonra kimdir?" deyince, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tekrar:
"Anandır." buyurdular. O zât yine:
"Sonra kimdir?" diye sorunca, Rasûlullâh (s.a.v.) bu sefer:
"Babandır." karşılığını verdiler. Bu hadîs-i şerîf de, annenin evlâd üzerinde babaya nisbetle üç misli iyilik ve ihsân hakkı olduğunu açıkça ifâde eder.
Veysel Karanî Hazretleri, ihtiyâr, âmâ ve hasta annesine hizmeti sebebiyle, her ne kadar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i göremediyse de O’nun eşsiz lutuf ve ihsânlarına nâil olmuştur.
İslâm hukûkuna göre, bir kişinin, ana ve babasından yalnız birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetse, annesinin nafakasına öncelik tanınır.
Evlâd üzerinde elbette babanın da hakları vardır. Çocuğunun ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük fedâkârlıkları bulunmaktadır. Doğumda annenin karşılaştığı sıkıntılara o da ortak olmuştur. Hadîs-i şerîfte, babanın evlâdı üzerindeki hakları şöyle açıklanmıştır:
"Hiçbir evlâd babasının hakkını ödeyemez. Ancak; babasını köle olarak bulur, satın alır ve âzâd ederse, bu durum müstesnâdır."
Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir vasiyetinde şöyle buyurur:
"Benim kabrimi ziyâret etmek isteyenler, evvelâ annemin kabrini ziyâret etsinler, sonra da benimkini.."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
