Soru ve Cevaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soru ve Cevaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2017 Cumartesi

İMTİHAN DÜNYASI VE EBEDİ ALEM

SORU: "Üniversitede farklı ideolojileri savunan arkadaşlarla, aynı sıraları paylaşıyoruz. Fırsat buldukça siyasi meseleleri müzakere ediyoruz. Yaygın olan kanaat şudur: 'Teknolojinin gelişmesi dünyayı küçük bir köye çevirmiştir. Bu küçük köyün patronları, sanayileşmiş yedi ülkenin liderleridir. Bu ülkelerin hiçbirisi İslam ülkesi değildir. Japonya müstesna, diğer altı sanayileşmiş ülke Hıristiyandır. Müslümanlar, dünya hayatına değer vermedikleri için geri kalmışlardır.'(...) Yaygın olan bu kanaat doğru mudur? İslam Dini, dünya hayatına değer vermemiş midir? Peygamberimiz, 'Dünya hayatı kafirlerin, ahiret hayatı ise mü'minlerindir. Bu taksime razı olunuz' tavsiyesinde bulunmuş mudur?"

CEVAP: Maalesef, İslam topraklarında; "Dünyanın kafirlere, ahiretin ise mü'minlere ait olduğu" şeklindeki kanaat yaygındır. Bunun sonucu olarak, tembellik hastalığı yayılmıştır. Halbuki Resul-i Ekrem (sav)'in:" Dünya hayatınızı ma'mur ve ıslah ediniz. Yarın ölecekmiş gibi de ahiretiniz için hazırlık yapınız"(1) mealindeki tavsiyesi dikkate alınmış olsaydı, bu zaaf ortaya çıkmazdı. 

Şimdi, "dünyanın kafirlere, ahiretin ise mü'minlere ait olduğu" iddiasının dayandığı delili gözden geçirelim: Birgün, Resul-i Ekrem (sav) deri bir yastık ve hasır bir yatak üzerinde uyumuştur. Hz. Ömer (ra) bu manzarayı görür ve hasır yatağın Peygamber Efendimiz'in mübarek vücudunda iz bıraktığına şahit olur. Duygulanır ve ağlamaya başlar. Resul-i Ekrem (sav), Hz. Ömer'e (ra) niçin ağladığını sorar. 

Bunun üzerine Hz. Ömer (ra): "Kisra'nın ve Kayser'in ihtişamlı hayatına karşılık, sizin tercih ettiğiniz şu hayata ağlıyorum. Oysa sen, Allahu Teala (cc)'nın Peygamberisin" cevabını verir. Resul-i Ekrem (sav), Hz. Ömer'i (ra) teselli için: "Sen dünyanın onlara, ahiretin ise bize ait olmasına razı olmuyor musun?" buyurur. (2) Buradaki incelik şudur: Dünya hayatının süsü, ihtişamı ve debdebesi önemli değildir. 

Bunu, "dünyanın kafirlere teslim edilmesi" şeklinde değerlendirmeye imkan yoktur. Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihadı emreden Allahu Teala (cc), dünyanın kafirlerin eline terkedilmesine razı olmamıştır. Önemli bir noktaya daha işaret etmekte fayda vardır. İmtihan dünyası ile ahiret hayatı, birbirini tamamlayan iki unsurdur. 

Ahiret saadeti, dünyadaki (tahkiki iman, ibadet, salih amel vs.) gayretlerin bir sonucu olarak elde edilebilir. Dolayısıyle dünya ile ahireti, birbirinin düşmanı gibi değerlendirmek mümkün değildir Dünya ile ahiret arasında zaruri bir tercih sözkonusu olursa, ebedi olmasından dolayı "ahiret hayatı" tercih edilir.(3) 

Resul-i Ekrem (sav)'in: "Cennet'te bir kamçı büyüklüğü kadar yer, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha iyidir"(4) buyurduğu ve daha sonra, "Kim ki, hemen ateşin elinden kurtarılır da Cennet'e konulursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı meta'dan (ve zinetten) başka birşey değildir."(Al-i İmran Suresi:186) ayetini okuduğu muteber kaynaklarda zikredilmiştir. 

Diğer bir Hadis-i Şerif'te: "Vallahi, ahiret karşısında dünya, birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. Şimdi bakınız, parmağınız denizden size ne getirir?" (5) buyurulmuştur. Burada ebedi olan ahiret hayatının, fani olan dünya hayatından ne kadar üstün olduğu bir teşbih ile anlatılmıştır.

Her Müslümanın, dünya nimetlerini elde etmek için gayret sarfetmesi zaruridir. Hatta Müslümanların bütün imkanlarını kullanmaları şarttır. Resul-i Ekrem (sav): "Kıyamet koparken sizden birinizin elinde bir hurma dalı bulunur da, bunu Kıyamet kopmadan dikmeye gücü yeterse, muhakkak onu diksin, bırakmasın"(6) tavsiyesinde bulunmuştur. 

Kıyamet'in mahiyeti dikkate alınırsa, bu tavsiyenin mahiyeti kolayca kavranabilir. İslam topraklarında yaygın olan, "dünyanın kafirlere, ahiretin ise mü'minlere ait olduğu" şeklindeki yanlış kanaatin, değişik musibetlere vesile olduğu sabittir. Her Müslüman, İslam'ın temel hedeflerini gerçekleştirmek niyeti ile gece-gündüz çalışması zaruridir. 

Sanayileşmiş ülkelerin dünya siyasetindeki belirleyici rolleri dinlerinden değil, maddi servetlerinden kaynaklanmaktadır. Maddi servetlerinin önemli bir bölümünü geçtiğimiz yüzyılda, diğer ülkeleri istila ederek elde etmişlerdir. Bunu dikkate almamak mümkün değildir. Halkı Hıristiyan olan Habeşistan, başka ülkeleri istila edemediği için, geri kalmış ülkelerden birisidir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İmam-ı Münavi- Feyzu'l Kadir Beyrut: 1972 C: 1 Sh: 532.
(2) Hasan Basri Çantay- Kırk Hadis- İst: 1962 C: 2 Sh: 257.
(3) İmam-ı Yusuf- Kitabu'l Haraç- İst: 1973 Sh: 18.
(4) Sahih-i Buhari- K. Cihad: 73, Ayrıca Sünen-i Tirmizi- Fadailu'l-Cihad: 19,
(5) Sahih-i Müslim- Kitabu'l Cenne:14 Hadis no: 55,
(6) Abdi'l Latifi'z Zebidi- Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi- Ank: 1974 C: 7 Sh: 124.

İMANIN RÜKÜNLERİNDE İHTİLAF OLUR MU?

SORU: "Şehrimizde değişik dini meşrepler ve farklı tebliğ usulünü savunan Müslümanlar vardır. Davet edildiğim zaman, farklı meşreblerin sohbetlerine iştirak ediyorum. (...) Kur'an ve Sünnet'i esas alan, müctehid imamlara veya herhangi bir mezhebe tabi olmayı rededen arkadaşların sohbet meclisinde, 'Farzları terkeden veya haram işleyen kimselere Müslüman denilir mi, denilmez mi?' suali ortaya atıldı. Bazıları, Hz. Abdullah ibn-i Mesud (ra)'dan rivayet edilen hadisi, bazıları da Hz. Cabir'den (ra) gelen rivayeti öne sürerek, farklı tezleri savundular. (...) Allahu Teala (cc)'nın şirkin dışında kalan her türlü cürümü, dilediği kimseler için affedeceğine dair ayeti esas alanlar ile ameli imandan kabul edenler arasında ihtilaf çıktı. İmanın ıstılahi manasında bile anlaşamadılar. (...) Bu sohbetten sonra zihnime şu sualler takıldı: İman esaslarının farklı olarak değerlendirilmesi mümkün müdür? İmanın rükünlerinde ihtilaf olur mu? Büyük günahları işleyen veya farzları terkeden kimseye Müslüman denilir mi?"

CEVAP: Önce iman kelimesi üzerinde duralım. Lugat uleması, iman kelimesinin; "Emn" veya "Eman" kökünden türemiş bir masdar olduğunu belirtmişlerdir. Mücerred olarak "doğrulamak, tasdik etmek, bir kimseye veya bir şeye inanıp güvenmek" gibi manalara gelir.(1) 

Istılahi mahiyeti şöyle tarif edilmiştir: "Peygamberimiz Efendimiz'i (sav); Allahu Teala (cc)'nın katından getirmiş olduğu bilinen haberlerde ve hükümlerde, kat'i olarak tasdik etmeye ve bu tasdiki diliyle ikrara iman denilir." Kat'i nasslarla sabit olan hükümlerde (itikadi meselelerde) ihtilaf caiz değildir. 

Ancak hevalarına uyan kimselerin (ehl-i bid'atın) itikadi meselede ihtilaf ettikleri sabittir. Ehl-i Sünnet'ten ayrılan fırkaların özelliği budur. Müctehid imamlar, münafıklarla ilgili nassları dikkate alarak, tasdik ile ikrar arasındaki münasebeti izah etmişlerdir. İbn-i Abidin, "Hanefilerin ekserisine göre iman, tasdik ile beraber ikrardır. Muhakkıklara göre ise, yalnız kalben tasdiktir. İkrar, dünya ahkamının icrası için şarttır"(2) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. 

İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye (rh.a) göre; imanın asli rüknü, kalben tasdiktir. Zira dil ile ikrar ettikleri halde, kalben tasdik etmeyen münafıklar (ahiret ahkamı açısından) kafir hükmündedirler.(3) 

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildirler" (El Bakara Suresi: 8) hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir diğer ayet-i kerime'de, "Ey Peygamber!.. Kalbleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla "inandık" diyenlerle, Yahudilerden o küfr içinde (alabildiğine) koşuşanlar seni mahzun etmesin" (El Maide Suresi: 41) denilmiştir. 

Dikkat edilirse, bu ayet-i kerimelerde; dilleriyle inandıklarını ikrar eden, fakat kalben tasdik etmeyen kimselerin hali beyan edilmiştir. Kalbi tasdik olmadığı müddetçe, dil ile ikrarın bir önemi yoktur. İkisinin bir arada bulunması gerekir.(4)

Resul-i Ekrem (sav)'in, "İnsanlar 'La ilahe illallah' deyinceye kadar (onlarla) cihada memur oldum. Şimdi her kim, 'Allah'dan başka ilah yoktur' derse, canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben tasdik ederse) ne ala!..Aksi durumda da hesabı Allahu Teala (cc)'ya kalmıştır"(5) buyurduğu malumdur. 

Dolayısıyle; imanın asli rüknü, kalben tasdiktir. Dünya ahkamının icrası açısından zaruri rüknü ise, dil ile ikrar etmesidir. Zira bir kimse; kalben tasdik eder, fakat bunu dili ile ikrar etmezse, Müslüman olduğu bilinemez. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamlarının, "İman; kalb ile tasdik, dil ile ikrardır" hükmünde ittifak etmeleri nassa dayanır. Harici fırkası, "İman; kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla ameldir" tarifini esas alarak; büyük günah işleyen herkesin kafir olduğunu söylemişlerdir. 

Onlara göre amel olmadığı müddetçe, imanın hiç faydası yoktur. Herhangi bir farzı terkeden veya haramı irtikap eden kimse, kafirdir. Haricilere tepki olarak ortaya çıkan Mürcie fırkası, "Asıl olan sadece imandır. İman da ikrardan ibarettir. Amellerin fazla bir değeri yoktur"(6) tezini ortaya atmıştır. Mutezile fırkası ise, "Büyük günah işleyen kimse imandan çıkar, fakat küfre girmez. Bu kimse, iman ile küfür arasında olan bir makamda (El menzile beyne'l menzileteyn makamında) bulunur. 

Eğer ölmeden önce, şartlarına uygun olarak tevbe ederse mü'min, etmezse kafir hükmündedir" iddiasını gündeme getirmiştir. Harici fırkasından olan kimseler, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini ve Resul-i Ekrem (sav)'in sünnetini tev'il ederek, mü'minlerin emiri Hz.Ali'yi (ra) dahi tekfir etmişlerdir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) Asım Efendi-Kamus Tercemesi-İst: 1304, C: 4, Sh: 548.
(2) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst: 1983, C: 9, Sh: 5.
(3) İmam-ı Azam Ebu Hanife-El Alim ve'l Müteallim-Kahire: 1368, Sh: 57.
(4) İmam-ı Maturidi-Kitabu't Tevhid-Beyrut: 1970, Sh: 373 vd.
(5) Sahih-i Müslim-İst: 1401, C: 1, Sh: 51-52, Had. No: 32; ayrıca İmam-ı Suyuti-Mütevatir Hadisler-Ank: 1992, Sh: 30-31, Had. No: 4.
(6) İmam-ı Şehristani-El Milel ve'n Nihal-Beyrut: 1395, C: 1, Sh: 139-141 

İMAN VE İSLAM KAVRAMLARININ KEYFİYETİ

SORU: "Türkiye'de çağdaş uygarlığı savunan ve İslam hukukunu reddeden insanlara, hangi dinden olduklarını sorsanız, Müslüman olduklarını söylerler. Bu insanlar, Allah'a ve ahiret gününe inandıklarını da iddia edebilirler. Bunlara mü'min vasfı verilebilir mi? (..) Türkiye'nin yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu doğru mudur ? Bir mecliste bu konu açıldı. Değişik görüşler ileri sürüldü. Bir kardeşimiz, bedeviler ile ilgili ayeti (Hucurat Suresi:14) okudu ve İslam ile imanın aynı şeyler olmadığını söyledi.(..) İman ile İslam veya mü'min ile Müslüman, farklı mahiyetleri ifade eden kavramlar mıdır ? Her Müslümana, mü'min diyebilir miyiz? Türkiye'de bedevi Müslümanlığının yaygın, fakat gerçek mü'minlerin az olduğunu iddia etmek mümkün müdür?"

CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim. Bazı insanlar, Allahu Teala (cc)'nın indirdiği hükümleri kalben tasdik etmedikleri halde, Müslüman olduklarını söyleyebilirler. Hatta "Allah'a ve ahiret gününe inandıklarını" iddia edebilirler. Bu yeni bir hadise değildir. 

Zira Kur'an-ı Kerim'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' derler. Halbuki onlar inanıcı (insan) lar değildirler" (El Bakara Suresi: 8) hükmü beyan buyurulmuş ve onların Müslüman olmadıkları haber verilmiştir. Kat'i nasslar ile sabit olan hükümleri; kalben tasdik etmeyen münafıklar, ahiret ahkamı açısından kafir hükmündedirler. 

Ancak ikrarları dikkate alınarak; dünya ahkamı açısından, Müslüman gibi muamele görürler. İmam-ı Şehristani "İslam lafzı; hem mü'min, hem münafık için kullanılan müşterek bir lafızdır"(1) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Mütevatir olan bir Hadis-i Şerif'de Resul-i Ekrem (SAV)'in: "İnsanlar 'La ilahe illallah' deyinceye kadar (onlarla) cihada memur oldum. 

Şimdi her kim 'Allah'dan başka ilah yoktur' (La İlahe İllallah) derse, canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben tasdik ederse), ne âlâ!.. Aksi durumda da (sadece dille söyler, kalben inanmazsa), hesabı Allahu Teala (cc)'ya kalmıştır" (2) buyurduğu malumdur. 

İmam-ı Muhammed (rh.a), bu Hadis-i Şerif'i zikrettikten sonra: "Netice olarak, bir kimse malum olan şirk itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslam'a girişine hükmolunur. Çünkü gerçek itikadını tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz" (3) diyerek, dünya ahkamı açısından ikrarın esas alınacağını bildirmiştir.

Bu genel izahtan sonra, "İman ile İslam veya mü'min ile Müslüman, farklı mahiyetleri ifade eden kavramlar mıdır" sualinize geçebiliriz. İmam-ı Maturidi "Kitabu't Tevhid" isimli eserinde; "Bize göre iman ile İslam; her ne kadar lügat ve lafız itibariyle manaları farklı da olsa, kendileri ile murad edilen mahiyet aynıdır."(4) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Hz. Abdullah b. Ömer (ra)'den rivayet edilen bir haberde, Resul-i Ekrem (sav)'in : "İslam beş şey üzerine bina olunmuştur. (Bu beş şey) 'Allah'tan başka ilah yoktur. 

Hz. Muhammed, O'nun elçisidir' demek (Kelime-i Şehadet getirmek), namaz kılmak, zekat vermek, hacc etmek ve ramazan orucunu tutmaktır" (5) buyurduğu malumdur. Dikkat edilirse; "Kelime-i Şehadet" (yani iman), İslam diye isimlendirilmiştir. Nureddin Es-Sabuni bu konu ile ilgili olarak şunları zikretmektedir: "İman ve İslam terimleri biz Ehl-i Sünnet'e göre aynıdır. 

Zevahir ulemasına göre ise ayrı ayrı şeylerdir. Ehl-i Sünnet görüşünün isbatı şöyledir ki; "İman" aziz ve celil olan Allahu Teala (cc)'yı haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten ibarettir. "İslam" ise, O'nun uluhiyetine boyun eğip itaat eylemektir, bu da ancak O'nun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. 

O halde taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslam'dan ayrılamaz ve aralarında muğayeret (birbirine zıtlık) bulunamaz. İman ile İslam'ın birbirinden ayrı şeyler olduklarını iddia eden kimseye sorulur: "Mü'min olup da müslim olmayan, yahud da müslim olup da mü'min olmayan kimsenin hükmü nedir? Eğer biri için mevcud olup da öteki için bulunmayan bir hüküm isbat edilebilirse ne âlâ, aksi takdirde sözünün yanlışlığı ortaya çıkmış olur." (6) 

İmanın zaruri rüknü; inanılması farz olan hususları, kalben tasdikdir. Dünya ahkamının icrası açısından gerekli olan rüknü ise, mükellefin dili ile ikrarıdır. (7) Türkiye'deki bazı insanların durumu ile bedevilerin hali arasında bazı benzerlikler vardır. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İmam-ı Şehristani- El Mile'l Ve'n Nihal- Beyrut: 1395 C: 1 Sh: 40.
(2) İmam-ı Suyuti- Mütevatir Hadisler- Ank:1992 Sh: 30 Hd.No: 4, Ayrıca Sahih-i Müslim- İst: 1401, C: 1, Sh: 51-52, Had No: 32
(3) İmam-ı Muhammed - Siyer-i Kebir - İst: 1980, Evs Yay. C: 1, Sh: 163
(4) İmam-ı Maturidi-Kitabu't Tevhid-Beyrut: 1970 Sh: 394
(5) Ahmed b. Hanbel-Müsned-İst: 1401 C: 2 Sh: 26, 93, 120. Ayrıca Sahih-i Buhari-K. iman: 1, 3, Sünen-i Nesai-K. İman: 13
(6) Nureddin Es Sabuni- Maturidiyye Akaidi-Ank: 1978 Sh: 184
(7) İmam-ı Azam Ebu Hanife - El Alim ve'l Müteallim - Kahire: 1368 Sh: 57 Ayrıca İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - İst 1983, C: 9 

İMAN İLE AMEL ARASINDAKİ MÜNASEBET

SORU: "Daha çocuk yaşta iken Kur'an kursu hocası bize "imanın rüknü, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır" cümlesini ezberletti. (..) Bazı eserlerde iman; "kalb ile tasdik, dille ikrar ve azalarla amel" şekline tarif edilmektedir. Bu tarif, daha uygun değil midir? (..) İman ile amel arasındaki münasebeti araştırırken, bazı tereddütlerim oldu. Mesela: Sahih-i Buhari'de, Hz. Ebu Zer'den rivayet edilen: "La ilahe illallah diyen cennete girer. Zina etsede, şarab içse de, hırsızlık yapsa da..." hadisi ile, Sahih-i Müslim'de Hz. Cabir'den rivayet edilen, "namazı terkedenin kafir olacağına" dair hadis arasındaki çelişki, dikkatimi çekti...(..) İmanın rükünleri ile amel arasında ne gibi münasebet vardır? Amellerin edasında ve kabulünde ölçü nedir? Günahların büyük veya küçük olarak tasnifi, ictihadi bir hadise midir? diyorsunuz.

CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim. Müctehid olmayan bir mükellefin, muhtelif hadisler arasında, herhangi bir tercihte bulunması mümkün değildir. Şükrün karşılığı olan küfür (küfran-ı nimet) ile imanın zıddı olan küfür, mahiyet itibariyle birbirinden farklıdır. Bu girişten sonra meseleye geçebiliriz. İmam Ebu Hanife (rh.a)'ye göre imanın asli rüknü kalben tasdiktir. (1) 

Zira dil ile ikrar ettikleri halde; kalben tasdik etmeyen münafıklar, ahiret ahkamı açısından kafir hükmündedirler. Kur'an-ı Kerim'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildirler"(2) hükmü beyan buyurulmuştur. İmanı sadece "dil ile ikrar" kabul eden mürcie fırkası, münafıkların durumunu dikkate almayarak, hata etmiştir. Kalben tasdik eden bir kimsenin, bunu dil ile ikrar etmesi, dünya ahkamı açısından zaruridir. Dolayısıyle "iman rüknü, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır" şeklindeki tarif doğrudur. Bahsettiğiniz (...) isimli eserde, Harici itikadına mensup kimselerin eserlerinden alıntılar yapılmıştır. Hariciler ameli imanın bir cüzü kabul ettikleri için; emirü'l mü'minin Hz. Ali (ra)'yi (hakemin hükmüne razı olmasını bahane ederek) tekfir etmişlerdir. (3) 

Bu iddialarını; "Hüküm vermek sadece Allah'a mahsustur" ayetini, hevalarına göre tefsir ederek isbata çalıştıkları malumdur. Şimdi "İman ile amel arasında ne gibi ilişki vardır?" sualinize cevap vermeye gayret edelim. Her ibadetin, zahiri ve batini şartları vardır. Fukaha "Allahu Teala (cc)'nın rızasını kazanmak niyetiyle (ihlasla) ve şer'i şerife uygun olarak yapılan fiillere ibadet denilir" tarifinde ittifak etmiştir. Elbette iman ile ibadet arasında, önemli bir münasebet vardır. 

Bir kimse; sahih bir itikada sahip olmadığı müddetçe, hiçbir ameli makbul değildir. Amellerin edası ve kabulü meselesine gelince: Sahabeden Hz. Abdullah b. Ömer (ra): Biz önceleri bütün amellerin ve iyiliklerinin mutlaka kabul olunacağını zannediyorduk. Daha sonra "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin. Amellerinizi iptal etmeyin" ayeti nazil olunca, "acaba amellerimizi iptal eden günahlar hangileridir?" suali zihinlerimize takıldı. Kendi kendimize bunların büyük günahlar olduğunu düşünmeye başlamıştık!.. 

Bir kimsenin büyük bir günah işlediğini görünce, "Eyvah helak oldu." diye hayıflanıyorduk!.. Nihayet "Şüphesiz ki Allah kendisine eş tanınmasını (şirk koşulmasını) affetmez. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" ayeti nazil olduktan sonra, kimse hakkında bir şey konuşmaz olduk" diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Her mü'min, emredilen amelleri eda etmekle mükelleftir. Kabulü sadece Allahu Teala (cc)'ya mahsustur. Kat'i nass ile sabit olan husus; günah işleyen Müslümanlara, tevbenin emredilmiş olduğudur. İmam-ı Maturidi (rh.a): "Günah işleyenler; helal kabul etmedikleri müddetçe, günahları sebebiyle imandan çıkmazlar. 

Çünkü haber-i mütevatirle sabit olan husus, büyük günahların tevbe ile bağışlanma ihtimalinin bulunduğudur. Büyüğü bağışlanınca, küçüğünün bağışlanma ihtimalı daha evladır"(4) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Eğer günah işleyenler imandan çıkmış olsalardı, onlara "tevbe etmeleri" değil, "tecdid-i iman etmeleri" emrolunurdu. Bilindiği gibi hadd cezaları, büyük günah işleyen Müslümanlara tatbik edilir. 

Resul-i Ekrem (sav)'in evli olduğu halde zina eden Hz. Maiz (ra)'e recm cezasını tatbik etmiş ve aleyhinde konuşanları ikaz buyurduktan sonra: "Yemin ederim ki cezasını çeken o suçlu kişi, şimdi cennetin nehirlerinde yüzmektedir"(5) diyerek, amelin imandan bir cüz olmadığına işaret buyurmuştur. Günahların büyük ve küçük şeklindeki tasnifi; hem nass, hem istinbat ile sabittir. 

Nitekim bir Kur'an-ı Kerim'de: "Eğer yasak edildiğiniz büyük (günah)lardan kaçınırsanız, sizin (diğer) kabahatlerinizi örteriz"(6) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime'de büyük günah "kebair", kabahatler ise "seyyie" olarak anılmıştır. Hz. Osman (ra)'nın şehadetinden sonra; bazı gruplar "Büyük günah işleyen kimselere Müslüman diyemeyiz" iddiasını ortaya atmışlar ve ehl-i sünnet ve'l cemaatin yolundan ayrılmışlardır. Meselenin özü budur. Allahu Teala (cc) cümlemizi hakka tabi olan ve hakikat ile amel eden salih kullarından eylesin. Birbirimize dua edelim.

(1) İmam-ı Azam Ebu Hanife-El Alim ve'l Müteallim-Kahire: 1368 Sh: 57.
(2) El Bakara Suresi: 8.
(3) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar-İst.: 1983 C: 9 Sh: 95-96.
(4) İmam-ı Maturidi-Kitabu't Tevhid-Beyrut: 1970 Sh: 329.
(5) Sünen-i Ebu Davud-İst.: 1401 C: 4 Sh: 580-581 Had. N0: 4428.
(6) En Nisa Suresi: 31 

17 Ekim 2017 Salı

Sehiv Secdesi

Sehiv Secdesi Hangi Hallerde ve Ne Zaman Yapılır
    a) Namazda farzlardan birinin unutularak geciktirilmesi.
    b) Vaciblerden birinin unutularak geciktirilmesi veya unutularak yapılmaması hallerinde sehiv secdesi yapılır.
    
Namazdaki bu eksikliği gidermek için namazın sonunda sehiv secdesi yapmak vacibtir. Farzlardan birinin unutularak veya bile bile yapılmaması hâlinde namaz bozulacağı için sehiv secdesi ile tamamlanamaz, namazın yeniden kılınması gerekir. Vaciblerden herhangi birinin bilerek terkedilmesi durumunda sehiv secdesi yapılmaz, namazın yeniden kılınması gerekir.

Sehiv Secdesi Nedir, Nasıl Yapılır?
    
Namazın sonunda iki defa secde yapıp oturmak ve bu oturuşta Ettehiyyatü, Allahümme salli ve Allahümme barik'i okuyup selâm vermeye sehiv secdesi denir. Sehiv secdesi şöyle yapılır:
    
Namazın son oturuşunda yalnız Ettehiyyatü okunarak sağ tarafa selam verildikten sonra: "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir. Sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılıp oturulur, tekrar "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" söylenir ve "Allahü ekber" diyerek kalkılıp oturulur. Bu oturuşta, "Ettehiyyatü, Allahümme salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ âtinâ..." duaları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir. Buna sehiv secdesi denir.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir

Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir. Bu sebeple; niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.
 

Niyet zamanı itibariyle oruçlar ikiye ayrılır:
1- Akşamdan itibaren gündüz kuşluk vaktine kadar niyet edilebilen oruçlar;
Bunlar, Ramazan ayında tutulan, belirli günlerde tutulması adanan oruçlar ile nafile olarak tutulan oruçlardır.
 

Bu oruçlara geceleyin imsak vaktinden önce niyet edilebileceği gibi gündüz kuşluk vaktine kadar da niyet edilebilir, gece niyet etmek daha faziletlidir.
Gündüz oruca niyetin caiz olması, imsaktan sonra birşey yemeyip içmemeye ve orucu bozan bir iş yapmamaya bağlıdır. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyet caiz olmaz.
 

2- İmsak vaktinden önce geceleyin niyet edilmesi gereken oruçlar:
Bunlar da; Ramazanda tutulamayıp başka zamanda kaza edilen Ramazan orucu ile her çeşit keffaret oruçları, başlanıp ta bozulan nafile oruçların kazası ve mutlak olarak adanan (zamanı belirlenmeyen) oruçlardır.
 

Bu oruçlar için belirlenen bir vakit olmadığından bunlar için imsaktan önce geceleyin niyet etmek lâzımdır. Bu oruçlara tan yeri ağardıktan yani imsak vakti geçtikten sonra niyet edilmez.
 

Ramazan orucuna akşamdan itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. 
Şöyle ki;
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
 

Niyet esasen kalb ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalb ile niyet etmek yeterlidir. 

Ancak kalb ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dili ile:
"Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarınki orucuna" diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lâzımdır.

Oruçluya Müstehap Olan Şeyler
1. Sahura kalkmak.
2. Sahur yemeğini biraz geç yemek. Yemeği şüpheli bir vakte kadar geciktirmek ise mekruhtur.
3. Güneş battığı iyice anlaşıldıktan sonra iftarda acele etmek. İftarı namazdan önce yapmak da müstehaptır.
 


İftarda şu duayı okumak sünnettir:
"Allahümme leke sumtu ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü ve savme'l-Ğadi min şehri Ramazane neveytü, feğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü."
Anlamı: "Allah'ım! Senin rızan için oruç tuttum, sana inandım ve sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım ve Ramazan ayının yarınki orucuna da niyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!"


Sahur ve İftarın Fazileti
Sahurda kalkıp yemek müstehabdır. Peygamberimiz: "Sahurda yemek yeyiniz, çünkü sahur da bereket vardır"(40) buyurmuştur. Sahur yemeği, oruca dayanma gücü verir. Duaların kabul edildiği vakitlerden biri de sahur zamanıdır. Oruçlu sahura kalktığı zaman, dilekleri için dua etmeli ve Allah'tan günahlarının bağışlanmasını istemelidir.
 

Oruçlulara iftar yemeği vermek hayırlı bir davranış olduğu gibi bu sofralarda misafir ağırlamak unutulmaması gereken geleneklerimizdendir de.
 

Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Bir oruçluya iftar veren kimseye, o oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Ancak o oruçlunun sevabından da bir şey eksilmez." (41)
Oruç ibadetini tamamlayıp iftar vaktine yetişen kimse, bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyar. O, tuttuğu orucun mükâfatını almak üzere, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna vardığı zaman en büyük sevinci tadacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar ettiği vakit, diğeri de Allah'a kavuştuğu zamandır." (42)

 

İftar vakti yapılan dualar kabul edilir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir:
1- Oruçlunun iftar vaktindeki duası,
2- Adaletli hükümdarın duası,
3- Mazlumun duası."

Niçin Oruç Tutuyoruz ?

Biz, herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil yalnız Allah'ın emri olduğu için ve onun rızasını kazanmak maksadıyla oruç tutarız.
 

Hz. Ali (Allah ondan razı olsun) diyor ki:
- Karşılığında bir menfaat umarak yapılan ibadet, ticaretçinin ibadetidir.
- Korku sebebiyle yapılan ibadet kölenin ibadetidir.
- Allah'ın nimetlerine şükretmek maksadıyla yapılan ibadet, hür olan kimsenin ibadetidir. (23)

 

Makbul olan ibadet, Hz. Ali'nin de belirttiği gibi Allah'ın nimetlerine karşı şükran borcunu yerine getirerek onun rızasını kazanmak maksadıyla yapılan ibadettir.
Allah, ancak böyle samimi bir düşünce ile yapılan ibadetleri kabul eder.

Orucun Karşılığı 

 
Oruç tutmak suretiyle Allah'ın emrini seve seve yerine getiren mü'minlerin bağışlanacağını, günahlarının affedileceğini müjdeleyen peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Bir kimse inanarak ve mükâfatını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır." (19)

 

Lütuf ve rahmeti sonsuz olan Yüce Allah, ibadetlerimize ve yaptığımız iyiliklere en az bire on kat mükafat vereceğini bildirmiştir. Bu mükâfatın bazı ibadetlerde bire yediyüz katına kadar artırılacağını peygamberimiz haber vermiştir. Ancak oruç bununla da sınırlı değildir, onun mükâfatı çok daha fazla olacaktır.
 

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Âdemoğlunun her amelinin karşılığı kat kat verilir. Bir iyilik on katından yediyüz katına kadar mükâfatlandırılır."
 

Allah Tealâ buyuruyor ki:
-"Ancak oruç müstesna, zira oruç, doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun mükâfatını ben veririm. Oruçlu yemesini, içmesini ve cinsel arzularını benim için bırakmıştır." (20)

 

Görülüyor ki, Yüce Allah, oruca ayrı bir değer vermiş, mükâfatının çok fazla olacağına işaret etmiştir. Çünkü oruç, büyük bir sabır ve fedakârlıkla yerine getirilen bir ibadettir. İnsanın yılda bir ay süre ile imsak vaktinden güneş batıncaya kadar en tabiî hakkı ve zorunlu ihtiyacı olan yemesini, içmesini bırakması, cinsel arzularından uzak durması sağlam bir inancın ve Allah'ın emirlerine tam bir teslimiyetin göstergesidir.
 

Bu sabır ve fedakârlık; Ancak Allah için yapılır. İnsanların görmediği ve vicdanı ile başbaşa kaldığı yerlerde de orucunu tutan bir mü'min, inancında samimî olduğunu ispat etmiş, büyük bir sınav kazanmıştır. Mükâfatı da ona göre büyük olacak, kat kat verilecektir.
 

Dünya işlerinde de görevinde üstün başarı gösteren kimseye ödülünü bizzat devlet başkanının verdiğini görürüz. Devlet başkanının verdiği bu ödül, maddî ve manevî büyük bir değer taşır. Oruç ibadetinin mükâfatı da böyledir.
Oruç ibadetini yerine getirenler, Cennete kendileri için özel olarak ayrılan bir kapıdan gireceklerdir.
 

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Cennette "Reyyan" denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde Cennete yalnız oruçlular girerler; o kapıdan onlardan başka hiç bir kimse giremez." (21)

 

Oruç ibadetini yerine getiren ve gerçek anlamda büyük bir sınav kazanan mü'min; ahirette Allah'a kavuşup mutluluğun zirvesine çıktığı gün en büyük sevinci tadacaktır.
 

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"... oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktindeki sevinci, diğeri de (orucunun mükâfatını almak üzere) Ahirette Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir."(22)


İtikâf Nedir ?

İtikâf, bir camide ibadet niyyetiyle durmak demektir. Ramazanın son on gününde itikâf, kifâye olarak sünnet-i müekkede'dir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev diğerlerinden düşmüş olur.
 

İtikâfın şartları, niyet etmek, oruçlu olmak, itikâfı beş vakit cemaatle kılınan camide yapmak ve kadının ayhalî ve lohusa halinde olmamasıdır. Kadın, camide değil, evinde namaz kıldığı odada itikâf yapar.
 

İtikâfın adabı:
1. Câmilerin en faziletlisinde ve Ramazanın son on gününde itikâfa girmek.
2. İtikâf esnasında sadece hayırlı şeyler konuşmak.
3. Kur'an okumak, hadis-i şerif, peygamberlerin hayatına ait kitaplar okumak.
4. Temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek. İtikâfa giren kimse camide yer, içer, uyur ve lâzım olan şeyleri camide alır. Bunlar için dışarı çıkarsa itikâfı bozulur.

 

Tuvalete gitmek, abdest almak ve gerekli ise gusûl yapmak gibi tabiî ihtiyaçları için camiden dışarı çıkar. Cuma namazı aynı yerde değil de başka yerde kılınıyorsa cuma için bulunduğu yerden çıkıp oraya gidebilir. Cenaze namazı için dışarı çıkamaz.
 

Kendisine ve malına bir zarar geleceği korkusu ile ve zorla camiden çıkarılması durumunda başka bir camiye geçmek üzere camiden çıkabilir.
 

Bu zorunlu haller dışında camiden çıkarsa itikâfı bozulur. İtikâfda olan kimsenin eşi ile cinsel ilişkide bulunması itikâfı bozduğu gibi dokunmak ve öpmekle bir boşalma olursa yine bozulur. İhtilâm olmak (uyku halinde cünüplük meydana gelmesi) itikâfı bozmaz.
 

İtikâfa giren kimse hayırlı ve iyi işler söylemeli, kötü sözlerden sakınmalıdır.
İhlas ile itikâf yapan mü'min, bir süre dünya işlerinden ayrılarak Allah'a yönelir. Düşmanı olan şeytanın şerrinden en sağlam kaleye sığınmış, Allah'ın evi olan camide onun sonsuz rahmetine iltica etmiş olur. Bu durumda olan bir mü'min, Allah'ın evinde onun misafiridir. Ev sahibine lâyık olan da misafirine ikramda bulunmaktır. Peygamber Efendimiz, vefat edinceye kadar Ramazanın son on günü itikâfa devam etmişlerdir.

Kur'an Güneşinin Doğduğu Kutlu Bir Gece...

19 Haziran 2017 Pazartesi

Boşanma

SORU: "Evlendiğim zaman Müslüman olduğumu söylüyordum. Ancak İslam'ın keyfiyetini bilmiyordum. Bazı arkadaşlar, hidayetime vesile oldular. (...) Hanımım da İslamı yaşamaya çalışan gayret eden bir Müslümandır. Gectiğimiz ay lüzumsuz bir meseleden dolayı hanımımla münakaşa ettik. Münakaşa esnasında sinirlerime hakim olamadım ve "-Defol!.. Babanın evine git!.." dedim. Sonradan pişman oldum. (..) Bazı fıkıh kitaplarında, münakaşa anında söylenen bu sözün kinayeli boşama, bazılarında ise niyete bağlı olduğu belirtiliyor. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?"

CEVAP: Aile hukuku, karşılıklı saygı ve sevgi ile muhafaza edilebilir. Hesap gününü düşünen mü'minlerin, birbirlerine karşı mülayim olmaları ve adalete riayet etmeleri zaruridir. Resul-i Ekrem (sav)'in: "-Sizin en hayırlınız, hanımına karşı huyu en iyi olanınızdır" (1) buyurduğu malumdur.

Aile içerisinde, karşılıklı güzel muamelede bulunmak müstehaptır. Aile hayatını sona erdiren talak (boşama); meşru ve mücbir bir sebeb olmadan, yapılmaması gereken bir fiildir. Allahü Teala (cc) indinde mübahın en sevimsizi talaktır (2) İslam uleması: "-Talaka ehil olan koca; karısını sarih ve kinayeli sözlerle boşayabilir" hükmünde ittifak etmiştir.

Sarih söz; kendisiyle neyin murad edildiği açıkca anlaşılan sözdür. (3) Mesela: "Ben seni boşadım", "Boş ol" veya "Şu günden itibaren boşsun, iddetini bekle!.." gibi. Sarih sözle yapılan talakta, mükellefin niyet edip-etmemesi önemli değildir.

Talak derhal vaki olur. (4) Kendisiyle neyin murad edildiği gizli olan, ancak mükellefin niyeti ve halin delaletiyle bilinebilen söze "Kinayeli boşama" denilir. (5)

Talaka ehil olan koca; "-Defol!.. Babanın evine git!.." dediğinde, boşamaya niyet etmişse talak vaki olur. "-Hayır!..Talaka niyet etmedim" derse, talakın vuku bulmadığına hükmedilir.

Halin ve niyetin, hükme tesiri vardır. Şüpheden kurtulmak için, tecdid-i nikah amelini eda etmenizi tavsiye ederim. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) Sünen-i Tirmizi- İst: 1401 C: 3 Sh: 466 Had. N0: 1162. 
(2) Sünen-i İbn-i Mace- İst: 1401 C: 1 Sh: 650 Had. N0: 2018. 
(3) İmam-ı Merginani- El Hidaye - Kahire: 1965 C: 1 Sh: 230, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 344. 
(4) Mehmed Zihni Efendi- Münekahat ve Müfarakat- İst: 1324 Sh: 141-142. 
(5) Molla Hüsrev- Dürerü'l Hükkam -İst: 1307. C: 1 Sh: 367. 

BİRDEN FAZLA HANIMLA EVLİLİK

SORU: "İslâm dini, aile hayatına önem vermiştir. Nikâhın hikmetlerinden birisi, neslin devamını sağlamaktır. Bu hikmet ortadan kalktığı zaman, istenmeyen hadiseler yaşanmaktadır. (...) Çocukken ağır bir hastalık geçiren hanımımın çocuğu olmuyor. Tedavisi için yıllarca uğraştım. Kendisi de bu duruma üzülmektedir. Mukadderat karşısında boynumuz kıldan incedir. (...) Çocuğumun olmasını ve neslimin devamını arzu ediyorum. Bunun için teaddüd-ü zevcatın dışında bir yol aklıma gelmiyor. Fakat hanımım ve ailesi, işi yokuşa sürüyorlar. (...) Bir aile reisinin, çocuğu olmadığı için hanımını boşaması caiz midir? Hanımımı boşamadan, ikinci bir evlilik yapmamı tavsiye eder misiniz?"

CEVAP: Sahabe-i kiramdan Hz. Hayde (ra)'nin, "Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakları nedir?" sualine, Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu cevabı vermiştir: "Yediğin gibi ona yedirmek, giydiğin gibi onu giydirmek, yüzüne vurmamak, onu kötülememek ve bir de darılıp ayrı yatmaya mecbur kaldığında bunu ancak ev içinde yapmaktır."(4) Hesap gününü düşünen aile fertlerinin, birbirlerinin hukukunu muhafaza etmeleri zaruridir. Çocuğu olmayan hanımınıza manevi işkence yapmanız caiz değildir.

Bu tesbitten sonra, "Bir aile reisinin, çocuğu olmadığı için hanımını boşaması caiz midir?" sualinize geçebiliriz. Bir kadının çocuğunun olup-olmaması kusur olarak değerlendirilemez. Bu meşrû bir boşama sebebi değildir. Fakat hanımınızın; içinde bulunduğunuz hali dikkate alması ve ikinci bir kadınla evlenmenize müsaade etmesi mümkündür.

Sizin açınızdan durum biraz daha farklıdır. Bilindiği gibi teaddüd-ü zevcat; farz veya vacip değil, adalete riayet şartıyla mübahtır. Kur'an-ı Kerim'de, "Kadınlar arasında adalet (ve eşitliği) tatbik etme hususunda ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıda gibi bırakmayın.

Eğer (nefsinizi) ıslâh eder, (adaletsizlikten) sakınırsanız, şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (En Nisâ Sûresi: 129) hükmü beyan buyurulmuştur. Muteber fıkıh kitaplarında; birden fazla kadınla evli olan kimselerin, adalete (kasm) riayet etmelerinin zarûri olduğu belirtilmiştir. Reddü'l Muhtar'da, "Kasm; zevceler arasında gecelemek, elbise, yiyecek ve sohbet hususunda müsavi taksime ve adalete riayetin vacip olmasıdır.

Âyetin zahirine bakılırsa bu farzdır"(5) hükmü kayıtlıdır. Feteva-ı Hindiyye'de; adalete riayetin zaruri olduğu belirtilmiş ve şu tavsiyede bulunulmuştur:
"Bir hanımı olduğu halde, başka bir kadını daha nikâhlamak isteyen kimse, aralarında adalete riayet edemeyeceğinden korkarsa, ikinci defa evlenmesine ruhsat yoktur.

Ancak böyle bir korkusu bulunmayan kimse, ikinci defa evlenebilir. Fakat ikinci defa evlenmemesi daha efdaldir."(6) Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 4, Sh: 133. 
(2) İmam-ı Kasani- El Bedaiû's Senai- Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 59. (3) İbn-i Hümam- Fethû'l Kadir- Beyrut: 1317, C: 4, Sh: 366. 
(4) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401, C: 4, Sh: 446; ayrıca Muhyiddin-i Nevevi- Riyazü's Salihin- Ankara: 1970, C: 1, Sh: 321. 
(5) İbn-i Abidin- a.g.e., C: 6, Sh: 90. 
(6) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 341. 

Dînimizde Kadın-Erkek Eşitliği

İslâm Dîni, kadın-erkek bütün insanların yaratılışta eşit olduğunu ilan ederek, kadını, insanlık şeref ve haysiyetine, gerçek benliğine ve kişiliğine kavuşturmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır."

"Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabb’inizden korkun!"

Kur’ân-ı Kerîm, kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapmamakta, her ikisine de aynı hak ve sorumlulukları yüklemektedir. Bununla ilgili olarak âyet-i kerîmede: "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzî erkekler ve mütevâzî kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır." buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:

"Şüphe yok ki, kadınlar erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir." buyurur.

Diğer bir hadîs-i şerîfte:

"Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler." buyurulur.
*
Hz. Ömer (r.a.) bir gün Medîne-i Münevvere’de Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in minberine çıkıp cemâate hutbe îrâd etmiş, hutbesinde müslümânlara, evlenirken mehri azaltmalarını söylemişti. Kadın cemâatten uzun boylu bir hanım çıkıp:

"Ey Ömer, bunu söylemeğe hakkın yoktur!"

demiş ve Kur’ân-ı Kerîm’den en-Nisâ sûresinin 20. ve 21. âyet-i kerîmelerini delîl göstermişti. Bunun üzerine Halîfe:

"Allâh Allâh! Kadın, Ömer’le mübâhase etmiş ve onu susturmuş!.." diyerek sözünü geri almıştı.

Yine Hz. Ömer (r.a.), halîfeliği esnasında kadınlarla istişârede bulunuyor, onların görüşlerini alıyordu. Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa (r.anha)’ya, kadınların kocalarından ne kadar süre ayrı kalmaya sabredeceklerini sormuş, kızının O’na verdiği cevaba uygun olarak, bu süreyi dört ay olarak belirlemiştir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Aişe (r.anhâ) hakkında:

"Dîninizin yarısını bu Hümeyrâ’dan öğreniniz!" buyurması da dikkat çekicidir.

Bu örneklerden; kadın için aklî ve dînî yönden herhangi bir eksikliğin söz konusu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Eğer böyle olsaydı, aklî yönden eksik olan bir varlığın, herhangi bir dînî sorumluluğunun olmaması gerekirdi. Oysa kadın ve erkek her müslümanın, Allâh’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak hususunda aynı derecede mükellef oldukları, âyet-i kerîmelerde açıkça belirtilmektedir. (66)
*
Dînî sorumluluk bakımından da erkekle kadın arasında eşitlik vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de:

"Mü’min olduğu halde, erkek ve kadından kim bir takım sâlih amellerde bulunursa, işte bu gibiler cennete girerler ve zerre kadar zulmedilmezler."

âyetiyle inanıp da iyi işler işleyen herkesin, erkek olsun kadın olsun, aynı şekilde mükâfâta kavuşacakları ve kendilerine en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı belirtilmektedir.

Başka bir âyet-i kerîmede de:

"Erkek ve kadın, mü’min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfâtlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.." (68) buyurulur.

Bu âyet-i kerîmede yüce Allâh, kadın-erkek ayırımı yapmadan, inanıp sâlih amel işleyenlere güzel bir hayat yaşatacağını müjdelemektedir.

İslâm dînine göre kadın ve erkek, birbirlerinin hak yoldaki yardımcısı ve destekleyicisidirler. Birbirlerini Allah yolunda ilerlemeye teşvik ederek, yaratılışlarının amacı olan dünyâ ve âhıret mutluluğunu kazanmaya çalışırlar. Kur’ân-ı Kerîm de:

"Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Rasûlü’ne itâat ederler. İşte bunları, Allah rahmetiyle bağışlayacaktır. Gerçekten Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir." (69) buyurarak kadını hakîkî mânâda insan olma mertebesine ulaştırmıştır.

ANNENİN HUKUKUNU KORUMAK FARZDIR

SORU: "Çözümünü bulamadığım bir meseleyi size sormak istiyorum. Daha çocukken babamız, bir kaza sonucu vefat etti. Annem bizi yetim olarak büyüttü. Kendisi İslam'ı bilmeyen, fakat çocuklarına düşkün olan bir insandır. Şimdi epeyce yaşlandı. (...) Annem ibadetlerini zamanında eda etmiyor ve torunlarına kötü örnek oluyor. Defalarca kendisini ikaz ettim. Dedikodu ve gıybet hastalığı ise ayrı bir derttir. (...) Kurban bayramından bir gün önce, halam ile ilgili bazı iddialarda bulundu. Kendisine "Dediklerin doğru olsaydı, yaptığına gıybet denilirdi. Doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu huyundan vazgeç!.. Eğer vazgeçmessen vallahi seninle konuşmam" dedim. Sinirlendi ve "Seni doğurduğum güne lanet olsun" dedi.(...) Bayramdan sonra, bana bir şey söylemeden kardeşimin evine gitti. Kardeşime "Eğer ağabeyin gibi davranacaksan hemen söyle!.. Güçsüzler yurduna kaydımı yaptırayım" demiş,(...) Anneye itaatın sınırı nedir? Yeminimi bozmam ve annemin gönlünü almam gerekir mi ?"

CEVAP: Önce bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" veya "Adetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden; hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir.

İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra; güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.

Kıyamete kadar değişmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır." (Er Rum Suresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur.

Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın ömür devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (SAV)'in "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Bu tesbitten sonra, "Anneye itaatin sınırı nedir?" sualine cevap arayalım.

Kur'an-ı Kerim'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, Anne ve Babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.

Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi: "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda; herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez."(3) diyerek, önemli bir mahiyete işaret etmiştir.

Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır."(4) hadisi, umumi bir hükümdür. Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır.

Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(5) hükmünde ittifak ettiği malumdur.

Diğer meseleye gelince: Annenizin gıybet veya iftira gibi haram olan fiilleri işlemesi, ağır bir cürümdür. Fakat size, aynı cürümü işlemeniz hususunda herhangi bir emir vermemiştir. Annenize "vallahi seninle konuşmam" demeniz, mün'akid bir yemindir.

Annenizin gıybet gibi haramlardan kaçınmasını arzu etmeniz, güzel bir duygudur. Buna rağmen, yemininizi bozmanız ve keffaret vermeniz gerekir. İbn-i Abidin: "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa "bu fena fiili bırakmalarını" emreder, kabul ederlerse ne ala!..

Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, güzel bir ikazda bulunmuştur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 53 vd. 
(2) Sahih-i Buhari-İst.: 1401 C: 7, Sh: 69 K. Edeb: 3 
(3) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkami'l Kur'an-Kahire: 1967 C: 14, Sh: 64 
(4) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1, Sh: 518 
(5) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst: 1307 C: 1, Sh: 418, İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 347 
(6) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst.: 1983 C: 8 Sh: 31 

ANNE VE BABAYA İTAATİN SINIRI NEDİR

SORU: "Müslüman olduklarını söyleyen, fakat İslam'ı bilmeyen bir ailenin tek çocuğuyum. Annemin ve babamın herhangi bir gelirleri yoktur. İki ay öncesine kadar birlikte oturuyorduk. (...) Gerek babam ve gerekse annem, diğer akrabalarımızın gıybetini yapıyorlar. Bir gün sinirlerime hakim olamayıp 'Gıybet etmeye devam ederseniz, yemin olsun sizinle aynı evde oturmam' dedim. Her ikisi de çok üzüldüler. Annem odasına çekildi ve ağladı. (...) Bir gün ben işte iken, gizlice köye gitmişler. (...) Şimdi ne yapacağıma karar veremiyorum. Hanım ve çocuklar, onları savunuyorlar. Benim hata ettiğimi söylüyorlar. (...) Anne ve babaya itaatin sınırı nedir? Bir Müslüman genç, haram işleyen annesine veya babasına nasihat edemez mi?"

CEVAP: Önce bir hususa işaret edelim, Allahu Teala (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslam uleması buna "Sünnetullah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir.

Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet bir süre sonra evlenir. Artık o da bir anne veya babadır. Bu "Sünnetullah", Hz. Adem (as)'den günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir.

Kıyamete kadar da aynı kanunlar geçerli olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de, "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır" (Er Rum Suresi: 54 ) hükmü beyan buyurulmuştur.

Müfessirler bu ayet-i kerimede insanın devrelerine dikkatin çekildiğini belirtmişlerdir.(1) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Anne ve babaya iyilik etmeyi sürekli tavsiye ettiği" malumdur. Cihada katılma hususunda şiddetli arzu duyan bir sahabesine, "Git!.. (Cihada katılma) Yaşlı olan anne ve babana hizmet et!.."(2) emrini vermiştir. Buradaki inceliğin iyi kavranılması gerekir.

Bu tesbitten sonra, anne ve babanın hukuku üzerinde kısaca duralım.

Kur'an-ı Kerim'de; "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür). 'Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır' (dedik) Bununla beraber onlar, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman (müşrik olman) için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (Müslümanların) yoluna uy.

Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (Hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz haber veririm" (Lokman Suresi: 14-15 ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubi, "Anne ve babaya, maruf olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek hususunda herhangi bir emir verirlerse, itaat edilmez"(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.

Hanefi fukahasının, "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayri müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu, Allahu Teala (cc)'nın, 'Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin' emrine dayanır. Bu ayet-i kerime, müşrik olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur.

Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(4) hükmünde ittifak ettiği malumdur. İslam fıkhında itaat, ma'ruf ile sınırlıdır. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Allahu Teala (cc)'ya isyan hususunda mahlukata itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(5) buyurduğu ve umumi olan hükmü beyan ettiği sabittir.

Bu genel izahtan sonra, mektubunuzdaki meseleye geçebiliriz. Önce iki nokta üzerinde duralım. Birincisi: Nafakalarını temin ettiğinizi dikkate alarak, kendinizi babanızın ve annenizin amiri zannetmişsiniz. Halbuki Allahu Teala (cc) onlara, 'üf' bile demeden hizmet etmenizi farz kılmıştır. İkincisi: Babanızın ve annenizin gıybet etmeleri haram bir cürümdür.

Fakat size, aynı haramı işlemenizi emretmemişlerdir. Anne ve babaya nasihatin bir usulü vardır. İbn-i Abidin, "Bir kimse; anne ve babasının şer'an günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde, onlara bir defa 'bu fena fiili bırakmalarını' emreder, kabul ederlerse ne ala!..

Hoş görmezlerse sükut edip, bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(6) diyerek, nasihat usulünü beyan etmiştir. Size tavsiyem şudur; önce derhal yemininizi bozunuz ve keffaret veriniz. Daha sonra babanızın ve annenizin gönlünü alınız ve onlara hizmet ediniz. Eğer anne ve baban; senden razı olur ve sana dua ederlerse, bu büyük bir nimettir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, Çağrı Yay., C: 5, Sh: 53 vd. 
(2) Sahih-i Buhari- İst: 1401, C: 7, Sh: 69, K. Edeb: 3. 
(3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 14, Sh: 64. 
(4) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965, C: 2, Sh: 46; ayrıca Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst: 1307, C: 1, Sh: 418. 
(5) İbn-i Kesir-Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 1, Sh: 518. 
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983, C: 8, Sh: 311 

ANA-BABAYA NAFAKA

SORU: "Elimden geldiğince İslami hükümlere göre yaşamaya çalışan bir kardeşinizim. Vicdanen rahatsız olduğum bir ailevi meseleyi size sormak istiyorum. Babam geleneksel bir Müslümandır. Kendi kanaatine göre din anlayışı vardır. Namazını kılmasına rağmen, İslami meseleleri hafife alabilmektedir. (...) Babam ile ilişkilerim nasıl olmalıdır? Nafakası benim üzerime vacip midir, değil midir?"

CEVAP: Hanefi fukahası: "Bir mükellef üzerine; fakir oldukları müddetçe; gayrimüslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vaciptir. Bu Allahu Teala (cc)'nın "Onlarla dünyada ma'ruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu ayet-i kerime; kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki; kendisi Allahu Teala (cc)'nın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlığa terketmesi ma'ruftan değildir"(1) hükmünde ittifak etmiştir. Anne ve babanızın hukukunu muhafaza hususunda hassasiyet göstermeniz zaruret vardır. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 2, Sh: 46, Ayrıca Molla Hüsrev-Düreri'l Hükkam-İst.: 1307 C: 1, Sh: 418 

Ana Gibi Yâr Olmaz

Atalarımız;
"Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz." demişlerdir.

Hakîkaten dünyâyı diyâr diyâr gezsek, anamız gibi bizi bağrına basarak sevecek ve şefkatle kucaklayacak bir ana bulamayız. İnsan, hanımı gibisini veya ondan daha iyisini her yerde bulabilir, fakat ana gibisini hiç bir diyârda bulamaz.

Âile içinde çocuk üzerinde en çok hakkı olan ve hizmeti geçen annedir. Anne, hâmile kaldığı andan itibâren çocuk yüzünden sıkıntı çekmeye başlar. Doğum sırasında bu sıkıntı, zirveye ulaşır. Kimi zaman doğum, annenin hayâtına mâl olur.

Annenin esas hizmeti, doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi, temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi ve tedâvîsi gibi ardı arkası kesilmeden ömür boyu sürecek bir hizmet dönemi içersine girer.

Cenâb-ı Hakk’ın özellikle annelere lutfettiği şefkat duygusu, anneleri; istirâhatini, sıhhatini, yeme-içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevkeder.

Annenin bu sonu ve sınırı olmayan fedâkârlıklarının bedelini, evlâdın maddî bir karşlıkla ödemesi mümkün değildir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna bir adam geldi ve:
"Yâ Rasûlallâh! Anam iyice ihtiyarladı. Ben onu kendi ellerimle yediriyor, içiriyor ve sırtımda taşıyorum.. Hâsılı her türlü ihtiyâcını karşılıyorum.. Mükâfâta hak kazandım mı?." dedi.

Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz cevâben:
"Hayır, bu senin yaptıkların, ananın senin üzerindeki haklarının yüzde birine bile karşılık değildir. Fakat sen, iyilik ediyorsun. Allâh sana bu az iyilik karşılığında çok sevap verir." buyurdular.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:
"Cennet annelerin ayakları altındadır." hadîs-i şerîfi de annelerin lâyık oldukları yüce mertebeyi belirlemekte ve erkekle eşit olmaktan öte üstün haklara sahib bulunduklarına işaret etmektedir.

İbn-i Amr (r.a.) anlatıyor:
"Bir adam cihâda iştirâk etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin istedi. Rasûlullâh (s.a.v.): 
"Annen, baban sağ mı?" diye sordu. Adam: 
"Evet." deyince Rasûlullâh (s.a.v.): 
"Onlara hizmet de cihâd sayılır, sen onlara hizmet ederek cihâd yap!" buyurdu.

18 Haziran 2017 Pazar

ZİKİR

SORU: İnsanın her zaman düşüncesinin, hatıralarının, aklının, fikrinin Allah olması için ne yapmak gerekir?

CEVAP: Bu, zikirle elde edilen bir haldir. Derviş zikreder, zikreder, zikreder, zikreder... Sonra zikir, zikr-i müdâm hâline gelir. Müdâm demek, devamlı demek, dâimî demek... Zikr-i dâimî hâline gelir, kalbi Allah demeye devam eder. O zaman, dâimâ Allah'ı düşünen bir insan olur. O halde ticaretle meşgul olsa, halkın içinde bulunsa bile, Allah'la olmasına engel teşkil etmez.

Buna bizim Nakşîbendîlik'te "Halk içinde Hak'la olmak: Halvet der encümen" prensibi derler. Dervişlikte ilerleyen insanların o ilerlemesi sonunda, Allah'ın lütfettiği yüksek bir makamdır o... Dünya, böyle bir duruma gelmiş insanların hürmetine ayakta duruyor. İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri öyle diyor: "Bunlar var oldukça kıyamet kopmayacak!" Onun için, bunlar dünyanın direkleri gibidir.

SORU: (Zikrullahi devâün) "Allah'ı zikretmek şifadır, devâdır, insan şifa bulur. (zikrün nâsi dâün) İnsanları zikretmek hastalıktır." Bu durumda, Peygamber Efendimiz'i anmanın hükmü nedir?

CEVAP: Peygamber Efendimiz'in anılması, insanları anmak grubundan sayılmaz, Allah'ı anmak grubundan sayılır. Neden anıyoruz biz Peygamber Efendimiz'i?.. Allah'ın rasûlü olduğu için anıyoruz. Allah'ın elçisi olduğu için seviyoruz. O Allah'ın zikrine girer.

Kur'an'ı niye seviyoruz; kâğıt, cilt, mürekkep, meşin... Allah'ın kelâmı diye seviyoruz, Allah'ın kelâmı olduğundan seviyoruz. Rasûlüllah'ı da Allah'ın rasûlü olduğu için seviyoruz. Ve Rasûlüllah Efendimiz hakkında Kur'an-ı Kerim'de ayrıca emir var:

(İnnallàhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy, yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ) "Ey iman edenler, ona salât ü selâm getirin! Siz değil Allah ve melekler bile salât ü selâm getiriyor ona..." diye, ona salât ü selâm getirmeyi, onu zikretmeyi, anmayı; onun anıldığı yerde ona salât ü selâm getirmeyi emrettiğinden, onu anmak insanları anmak grubundan sayılmaz, ilâhî gruptan sayılır.

Burdaki insanları anmaktan maksat, Allah'a ibadet etmek, Allah'ı zikretmek varken; dünya kelamı konuşmak, insanların gıybetini dedikodusunu yapmak gibi şeylerle meşgul olmak, insanı günaha sokar demek... Bir yerde oturmuşun "Sübhânallah" diyorsun, "Lâ ilâhe illallah" diyorsun, Kur'an okuyorsun, hadis okuyorsun... Bunların hepsi zikrullaha girer.

Fıkıh kitabı okuyorsun. Kuyuların ahkâmı bahsi geldi. "Havuzun eni şu kadar olursa, havz-ı kebir sayılır; şu kadar olursa havz-ı sağîr sayılır..." Hiç Allah adı geçmiyor. Yine Allah'ın zikridir. Neden?.. Allah'ın hükmü, ahkâmı öğretiliyor. Allah adı o esnada, o satırların arasında geçmese bile, Allah'ın zikridir.

Ötekisi: "Hacı Ahmed Ağa şöyle etmiş, böyle etmiş... Ticarette şu kadar zarar etmiş, bu kadar kâr etmiş... Bir ev yaptırmış, boyu şu kadarmış, eni bu kadarmış... Bilmem ne..." İşte bu boş, mâlâyâni... Bunlardan hastalık arız olur. Çünkü, gıybet olur, dedikodu olur, kalb kırıcı şeyler olur; o bakımdan... Hadis-i şerifte, "İnsanların anılması insana zarar verir, hastalıktır." denilmesindeki maksat odur.

Biz de meclis kurduğumuz zaman, mümkün olduğu kadar ilâhi işlerle, ahirete yarayacak işlerle, din ilimleriyle ilgili sohbetler yapalım! Dünya kelamıyla, dünya insanlarının halleriyle, dedikodularıyla uğraşmayalım!..

Bir şey daha hatırlatayım: Kitaplarımızda deniliyor ki, "Salihlerin anıldığı yere Allah'ın rahmeti iner." Demek ki, salihleri anmak da sevapmış, o da yasak değilmiş. (Zikrün nâsi dâün) "İnsanların anılması hastalıktır." hükmüne salihler bile girmiyor. Çünkü, salihler de Allah'ın has kulları olduğundan, onların anılması da sevap oluyor.

Demek ki, bu hadis-i şeriften ve ötekilerden anladığımıza göre, insanların anılmasının hastalık olması; gıybet ve dedikodu, mâlâyâni ve dünyâlık olduğu zamanmış. Ahirete müteallik olunca, zararı olmadığı anlaşılıyor.

SORU: Zikir esnasında def çalanlar var, ney çalanlar var; ne dersiniz?

CEVAP: Bazı tarikatlarda uygun görmüşlerdir. Zikrin temposunu ayarlamakta kullanmışlardır.

SORU: Zikir esnasında kendinden geçip bağırmak makbul müdür?

CEVAP: Hazımsızlıktan olur. Hazmeden insan, ses çıkartmaz. Hazmedemeyen insan, heyecanı taştığı için, heyecanına hakim olamadığı için bağırır. Çok makbul değildir. Sessiz olmak lâzım! Deryaları yutmak lâzım ama sesini çıkartmamak lâzım!..

SORU: Sesli zikirde zikrin şevkinden elleri birbirine vurmanın, sesi yükseltmenin, baş ve vücut ile çeşitli hareketler yapmanın mahzuru var mıdır?

CEVAP: Hocamız tavsiye etmezdi. Mümkün olduğu kadar sakin yapmağa çalışmak lâzım!.

SORU: Bazıları İslâm'da cehrî zikrin olmadığını söylüyorlar; ne dersiniz?

CEVAP: Cehrî zikir vardır. Peygamber Efendimiz zamanında da vardır. Bazı sahabeye kendisi cehrî zikri de tavsiye etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin âşikâre veya gizli zikredilebileceğine dair ayet vardır.

SORU: Ayakta zikir yapmanın dinimizde bir sakıncası var mıdır?

CEVAP: Bir sakıncası yoktur. Çünkü:

(Ellezîne yezkürûnallàhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti velÊard,) Ayakta da, oturarak da, hattâ yanına yaslanmış olarak da zikretmenin câiz olduğunu bu ayet-i kerime ve başka ayet-i kerimeler gösteriyor. Câizdir, olabilir.

Her anda zikir yapmak uygundur. Yolda yürürken, otururken, ticaret yaparken, kasasında otururken, otobüste giderken, gece yatınca uyku uyuyuncaya kadar kalbinin, dilinin Allah demesi, "Lâ ilâhe illalah" demesi, salât ü selâm getirmesi, zikir yapması her hâl ü kârda câizdir.

Gâliba bu kardeşimizin sormak istediği; böyle dalga oluyorlar, el ele tutuşuyorlar, öyle zikir yapıyorlar. Bizim yolumuzda böyle yapılmıyor ama, câiz değildir demek değil... Biz zikri oturarak yapıyoruz. Kendimiz olduğumuz zaman hafif sesle veya kalbî olarak yapıyoruz; kalbî zikrin sevabı çok olduğu için...

Fakat fazla yüksek sesle, kan ter içinde kalarak, devrilerek yıkılarak yapılan zikir câiz değildir. Bir arkadaşımız anlattı. Almanya'da bir caminin birkaç katı var... "Biz alt katta bulunuyoruz. Üst katta seminer odaları ve sâireler var... Orada kıyamet kopuyor, yer yerinden oynuyor, binâ sallanıyor. Çıktım; meğer zikir yapıyorlarmış. Devrilmişler, birbirlerinin üstlerine yıkılmışlar, hurda haş olmuşlar." diyor. "Yâhu zikrin de tadını kaçırdınız, cıvıttınız işi!.." demiş, azarlamış onları, kızmış, bağırmış. Böyle zikir olmaz.

Böyle maskaralık olmaz! Edebi, âdâbı vardır zikrin... Terbiyesi vardır, huzurda olmanın ciddiyeti vardır. Çok fazla bağırmağa lüzum yok... Birisi bağırarak dua ediyordu da, Peygamber Efendimiz'in hac ettiği zaman... Dedi ki: "Ey insanlar! Kendinize gelin!.. Siz, sizi duymayan bir kimseye hitab etmiyorsunuz ki, bu kadar fazla bağırmağa lüzum yok!.." buyurdu Peygamber Efendimiz...

Onun için, zikrin nezâketle, zerâfetle, nezâfetle yapılması; öyle fazla gürültüye patırtıya işin boğulmaması lâzım geliyor.

SORU: Farkında olmadan zikir etmenin, ayet, sûre ve benzerlerini okumanın sakıncası var mıdır?

CEVAP: Sakıncası yoktur, makbuldür, iyidir. Farkına varmadan içi otomatik olarak zikrediyor, güzel bir şey bu... Allah yolunda dâim etsin, zikrinde dâim etsin...

SORU: Zikrederken nasıl bir tefekkür hali içinde olmak gerekir? Aklımıza çok çeşitli şeyler geliyor, bunlardan nasıl kurtulabiliriz.

CEVAP: Bu hatıra gelen şeylere havâtır derler. Hatırına geliyor insanın, meşgul ediyor. Onlardan korunmak için iç tedbirler vardır, dış tedbirler vardır. Abdestli olduğu zaman korunur, bu bir dış tedbirdir. Lokma helâl olduğu zaman korunur. Lokmada karışıklık olduğu zaman, işler karışmaya başlar. Kendisini tam verememe durumuna düşer.

Demek ki lokmasına dikkat edecek! Abdestini güzel alacak, usûlüne uygun olarak kusursuz almağa çalışacak, oturacak! Ondan sonra da, söylediği sözlerin mânâsını tefekkür edecek!.. "Allahu ekber" mi diyor, "Lâ ilâhe illallah" mı diyor; bunun mânâsı üzerinde durarak kendisini konsantre edecek!.. Arada böyle bir hal arız olursa kendisine;

(İlâhi ente maksûdî ve rıdâke matlûbî) "Yâ Rabbi, benim maksûdum sensin, ben senin rızânı istiyorum!" diye niyetini bir tashih edecek, yeniden başlayacak. Yine bir şey gelirse, yine böyle söyleyecek... Böyle böyle, düşe kalka bu işi karıştırmamayı öğrenecek.

SORU: Vasıta ile gelip giderken, araba içinde açık zikir yapılabilir mi?

CEVAP: Yapılabilir. Kimse bir şey demiyorsa, yapabilir. Ama ibadetin gizlisi daha makbuldür., Hele zikrin kalbden olanı, dille yapılanından yetmiş kat daha sevaplıdır.

Ama, bütün arabadaki arkadaşlar sizin arkadaşınız, şöfor de sizden... Bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Bazan böyle aşikâre zikretmenin insana şevk ve kalbine kuvvet verme durumu vardır. O zaman olabilir, yapılabilir.

SORU: Bazı kimseler, evli olmayan müridlerin Allah ismini çekmeleriyle akıllarını yitirebileceklerini söylüyorlar; bu doğru mu?..

CEVAP: Doğru değildir. Bundan bir şey olmaz! Günde yüz defa, ikiyüz defa Allah deyince aklı bozulacaksa, demek ki çok çürük bir aklı varmış zâten...

Zikrin sevap olduğunu biliyoruz.

Bir kez Allah dese aşk ile lisân,
Dökülür cümle günah misl-i hazân!

Allah demek sevaptır. Ölçülü, normal bir şekilde söylendiği zaman, bir şey olmaz!..

Yalnız, ilaçların dozajları vardır. Meselâ, şu ilâçtan 15 damla, sabahleyin yemekten önce alacaksın diye söyler doktorlar... Eğer dozajına dikkat edilmezse, fazla alındığı zaman zarar verebilir. Onun için, zikri veren kimsenin, zikri alan kimsenin halini bilmesi ve ona göre zikir tavsiyesini yapması lâzım geliyor.

SORU: "Lâ mevcûde illallah" diye zikredenler küfre girmezler mi? Bu zikri yapanlar, mahlûkatı reddedip, Allah'ın mahlûkatı yoktan var ettiğini reddedip, mahlûkatı Allah'tan bir parça olarak mı kabul ediyorlar. Bu durum ehl-i sünnet itikadına ters değil mi? Yoksa bunu diyenler başka bir mânâ mı kasdediyorlar? Şüpheye düştüm, açıklar mısınız?

CEVAP: Bu tasavvufta derin bir sorudur. (Lâ ilâhe illallah) Allah'tan başka ilâh yoktur, başkasına ibadet edilmez. (İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn) Ancak Allah'a ibadet ederiz, ancak ondan yardım isteriz. (Kulhüvallahu ehad) Allah tekdir. (Allahus samed) Kulların bütün ihtiyaçlarını görendir, sameddir. Kendisinin anası, babası olmadığı gibi, kendisinden sonra da evlat vs. edinmekten münezzehtir. Kendisine denk de yoktur diye İhlâs Sûresi'nde de bildiriliyor.

Bu Lâ ilâhe illallah'ın mânâsının derinlikleri vardır. İnsan tasavvufta zikir yaptıkça, zihninin, gönlünün ve şuurunun ulaştığı mânâlar vardır. Bu mânâlardan birisi de "Lâ mevcûde illallah" mânâsıdır. Yâni, bütün varlıklar netice itibariyle fânidir.

(Küllü men aleyhâ fân) buyruluyor Kur'an-ı Kerim'de... Her şey fânîdir. Allah Allah-u Teâlâ Hazretleri kalacak, başka hiç bir şey yok... Bu mânâda:

(Kânallah ve lem yekün şey'ün gayrehû) "Allah vardı, başka hiç bir şey yoktu." Mahlûkatı yarattı. Sonra da yine Allah olacak, başka hiç bir şey olmayacak. Evveli ahiri yok olan fânî varlıklar da aslında var sayılamaz. Gölge gibi, hayal gibi, bir varmış bir yokmuş, masal gibi bir şey yâni...

Bu mânâ ile Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin ehadiyetini, birliğini daha başka bir derinlemesine idrak zihniyetidir bu... Bu bir tasavvufî neş'edir. Ondan sonra da daha ileri merhalelere geçilir.

SORU: Zikrin faziletli olduğu vakitler ve akşamdan önce zikir yapılması hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP: Zikir için uygun zamanlardan birisi akşam namazından evvelki zamandır. İkindiden sonra, güneş batıncaya kadar olan vakit çok kıymetli bir zamandır. Abdül'aziz Hocamız (Rh.A) buyurmuş ki: "Herhalde duaların en çok kabul olduğu zamanlardan birisi bu zaman olduğu kanatindeyim." Tecrübeleriyle, tecellîlerle, vâridat ile ölçmüş demek ki... Bu ikindiden sonraki zaman çok kıymetlidir.

Sabah namazından sonraki bizim evradı okuduğumuz zaman da kıymetli ama, bu ikindi namazından sonraki zaman daha kıymetlidir buyurmuş Abdül'aziz Hocamız... Hadis-i şerifler var bu konuda... Çünkü, güneşin batışı zamanı, bir günün bitme zamanı... Bir işin bitişinde güzel bir bitirişle bitirmek, sevaplı bir bitirişle bitirmek önemli olduğundan, o vakitteki zikirler kıymetli oluyor.

Kıymetli vakitlerden birisi de, geceleyin teheccüd vaktidir. Yâni, imsaktan önceki zaman... Geriye doğru, gecenin yarısına kadar, üçtebirine kadar... Biraz uyuyup kalktıktan sonraki o gece vakti de çok kıymetlidir. Göğün kapılarının açıldığı, duaların kabul olduğu zamanlardır.

Bundan başka her zaman için özel ibadetler, zikirler olabilir.

SORU: Birisi zikir dersi almak istiyor ama, yapamamaktan korkuyor, cesaret edemiyor; bu kardeşimize ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Şimdi, Allah CC buyurmuş ki:

(Ekîmus salâte ve âtüz zekâh) "Namaz kılın, zekât verin!" diye Kur'an-ı Kerim'in kaç yerinde, kimbilir seksen-yüz ayetinde geçmiştir bu emir...

"--Allah emrediyor namaz kılmayı amma, ben bunu yapamam diye korkuyorum. Bu yükün altına girmeyeyim!.. Namaz kılma işine kalkarsam, hem abdest almam gerekecek her zaman; hem de camiye gelip oturup kalkmam, şu kadar rekât namaz kılmam gerekecek. Zahmeti var..." diyor muyuz?..

--Demiyoruz. Ne diyoruz?..

"--Allah bize namazı emretmiş, pek âlâ!" diyoruz, kılıyoruz.

"--Hacca gidin!" buyurmuş;

(Ve lillâhi alen nâsi hıccül beyti menistetaa ileyhi sebîlâ.) "Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır." buyurmuş.

"--Zahmeti var, meşakkati var, tehlikesi var... Havası sıcak, izdiham var... Ölebilirim, kalabilirim... En iyisi ben hacca gitmeyeyim, canım kurtulsun!" diyebiliyor musun?..

--Diyemiyorsun. Çünkü, Allah emretti. Zenginsen gideceksin, gidiyorsun.

Zikir de Allah'ın emri!.. Yetmiş-seksen ayet-i Kerime var, "Allah'ı zikredin!" diye... Zikirden korkuyor... Allah'ın farzından korkulur mu, Allah'ın emrettiği şeyde fayda var... Onun için, senin faydana, sen sevap kazanacaksın.

Sonra zikrin nesinden korkuyorsun ki, bir öğlen namazını kılmak onbeş dakika alır, yirmi dakika alır. Abdest almasıyla yarım saat alır. Zikri bundan daha kısa zamanda yaparsın. Nesinden korkuyorsun?.. Namaz kılmakta oturmak var, kalkmak var, secde var, rukû var... Bu zikir, durduğun yerden dilin dudağın Allah Allah diyecek. ğstersen yatarak söyle!..

(Ellezîne yezkürûnallahe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim) Yatarak da söylemek câiz... Ama tabii, edebe uygun olan diz çökerek söylemek daha iyi... ğstersen yat da öyle Allah de; o da câiz... Daha ne istiyorsun mübârek?.. Oturtuyor seni, koşturtmuyor, zahmet çektirtmiyor; yâni nesinden korkuyorsun?.. Şeytan korkutuyor.

Şeytan insanları bir çok şeyden korkutur. Ayet-i kerimede buyuruluyor ki: "Şeytan kendisini dost edinmiş insanları, 'Hayır yapma, zekât verme; fakir olursun!' diye korkutur." Zekâtı verirse fakir oluverecek, malı azalacak diye vermemesini içinden fitliyor. "Verme yâ!.. Paran azalacak, ne veriyorsun yâ!.. Sen bunu ne zahmetle kazandın. Ya sen ona verdiğin zaman, aç açık kalıverirsen?.." filân diyor. Halbuki Allah ona kırk vermiş, otuzdokuz tanesi yanında kalacak; bir tanesini vermeğe şeytan korkutuyor.

Şeytan korkutur. Bu korku da şeytanın çok ma'ruf, çok meşhur, çok dillere destan bir oyunudur. "İyi güzel! Sevabını duydum yapmak istiyorum ama, yapamam diye korkuyorum!" Namaz kılamamaktan korkuyor musun?.. Ramazan gelince kolay mı oruç tutmak?.. Yirmi rekât teravih, otüzüç rekât her şeyiyle, günde birerbuçuk saati alıyordu; ne kadar sevinerek yaptık, değil mi?..

Bu şeytanın bir aldatmacasıdır muhterem kardeşlerim!.. Kimisini böyle aldatıyor, kimisine de diyorlar ki:

--Tarikata girme; fırttırırsın, deli olursun!

Yâni, tarikata girmeyenler deli olmuyor mu?.. Bir istatistik yapalım! Gidelim Bakırköy akıl hastanesinde dindar ve dinsiz insanların nisbetini araştıralım!..

Enteresandır. Edebiyat fakültesinin psikoloji bölümünde bulunan arkadaşlarımız, doktor arkadaşlarımız, lütfen şöyle bir anketi yapılmışsa literatürden tarayıp bize getirsinler, cemaate söyleyelim, ben de öğrenmiş olayım!.. Yapılmamışsa, lütfen yapsınlar!.. Şu hastaların yüzde nisbetiyle kaç tanesi dindardır, kaç tanesi dinsizdir?.. Bir bilelim bakalım, dindar mı daha çok hasta oluyor, dinsiz mi?..

Benim bildiğim, dinsizlerin hepsi bunalımlı... Hattâ diyorlar ki: Avrupadaki yüksek tahsil yapmış kimselerin %40'ı kafası sakat!.. Manyak, hasta... Yâni, bu medeniyet denilen Avrupa'nın kendisi buhranda... Adamlar çıkış arıyor. Ama bizimkiler, "Yok efendim, zikir yapma delirirsin!" diye, öyle korkutuyorlar.

Allah buyuruyor ki:

(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikren kesîrâ.) "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin!"

Sonra bir ayet-i kerimede saymış:

(ğnnel müslimîne vel müslimâti vel mü'minîne vel mü'minâti vel kanitîne vel kanîtât....... vez zâkirînallahe kesîran vez zâkirât) "Namaz kılanlar, oruç tutanlar, zekât verenler, şöyle yapanlar, böyle ibadetleri yapanlar..." Bunların hepsini saydıktan sonra, "Ve Allah'ı çok zikreden kadınlar, çok zikreden erkekler..." diyor. Demek ki, bütün bunlardan ayrı bir de Allah'ı zikretmek diye bir güzel ibadet var ve bunun çok yapılması lâzım!.. Kesîran Arapça'da ne demek? Çok demek.

Allah çok zikretmeyi, bize Kur'an-ı Kerim'de bir çok ayet-i kerimede emretmiş. Peygamber Efendimiz diyor ki: "Allah'ı çok zikredin! Hattâ size mecnun diyecekleri kadar çok zikredin!"

Allah öyle emretmiş, Peygamber öyle emretmiş, bunlar da fıldır fıldır kaçıyorlar, fellik fellik kaçıyorlar zikirden... Kaçanların hali nedir, ona da Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki, münâfıklar hakkında:

(Veizâ kàmû iles salâti kàmû küsâlâ, yürâûnen nâse velâ yezkürûnallàhe illâ kalîlâ.) "Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allahı çok az anarlar." diyor. Münâfık az anıyor. Az anana münafık diyor, çok anmayı kendisi tavsiye ediyor Allah... Ayetlerde, hadis-i şeriflerde bu emrediliyor. Millet de öyle diyor... Bunlar din bilgisinin az olmasından, zayıf olmasından kaynaklanıyor.

Tabii, şu tarafı da yok mu?.. Var... Ben kendim onlardan evvel söylerim. Bu tasavvufî terbiyenin dozajı ayarlanmazsa, insanda dengesizlik meydana gelir mi, gelmez mi?.. Gelebilir, geliyor. Böyle bir şey vardır.

Nitekim, eczâneden aldığın ilâçların üzerine de yazarlar ki, "Bu ilâçları çocukların erişemeyeceği yüksek yere koyun, çocukların eline geçmesin!" Çocuk bunun hepsini yuttu mu... ğlâçtır, işte şifalı bir şey, yutsun evlâdım sıhhatli olsun... Yok, öyle ilâcın kutusunu ele geçirip de çocuk hepsini yuttu mu, zehirlenir, ölür. ğlâç ama, ilâç olduğu halde dozajı fazla oldu mu, öldürmüyor mu insanı?.. Derhal midesini yıkatmak gerekmiyor mu?..

Ölçüsü var... "Üç damla..." diyor, "Yedi damla..." diyor, "Günde bir tane..." diyor. "Fazla olursa, kaşıntı olursa doktora söyleyin!" diyor. "Umulmayan bir durum olduğu zaman doktorunuza müracaat ediniz." diyor. Doktor nezaretinde olacak bu iş... Adam kendi bildiğine yaparsa, veya doktor diye doktor olmayan bir kimseye giderse, o da yalan yanlış bir şey yaparsa; olabilir.

Bu böyle oluyor diye ilâç kullanılmıyor mu?.. Kullanılıyor ama, "Aman ilâç kullanmaya dikkat edilsin!" deniliyor. Bu da öyle olacak tabii...

SORU: Tarikatta ders alınca, bunu yapmanın vacib olduğu söyleniyor. ğtiraz edenler var, aslı nedir?

CEVAP: Elbette!.. Sevaplı şeydir. Söz verdi mi, yapması lâzım!.. ğtiraz edenlerin itirazı haksızdır. Peygamber (SAS) Hazretleri buyuruyor ki: "Bir insan bir ibadete, taate, hayra, namaza, niyaza, gece ibadetine, teheccüde başlayıp da kestiği zaman, 'Bu ibadette bir kusur gördün de mi, bir mahzur gördün de mi bıraktın ey kulum?' diye Allah-u Teâlâ Hazretleri itâb eder." diye hadis-i şerif vardır. Yaptığı ibadetleri bırakmayacak insan... Yolda sağlam yürüyecek...

Sonra bunların o kadar sevabı vardır ki, kısaca bir anlatıvereyim:

Muhterem kardeşlerim! Bir insan Allah yolunda parasını sarfederse, yediyüz misli sevap verilir.

(Nafakatüke fî sebîlillâhi biseb'i mieh) Yediyüz mislidir. Hadis-i şerifte var... Yâni siz şimdi camiye yardım ediyorsunuz; elhamdü lillâh yediyüz misli... Bin lira verseniz, yediyüzbin lira vermiş gibi oluyorsunuz. Onbin lira verseniz, yedi milyon vermiş gibi sevap oluyor. Çok güzel bir şey!..

Ama bir başka hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Zikrullahi teâlâ efdalü minen nafakatü fî sebîlillâhi bimieti dereceh) "Allah'ı zikretmek --Allah Allah demek, lâ ilâhe illallah demek-- Allah yolunda infak etmekten yüz misli daha üstündür." diyor.

Şimdi, o zaten yediyüz misliydi. Bu da yüz misli ondan üstün olunca ne olur muhterem kardeşlerim?.. Yetmiş bin eder. Yâni bir insan, bir Allah dedi mi, yetmiş bin sevap alıyor. Kaçırır akıllı bir insan?.. Ahireti düşünen bir insan, sevap düşünen bir insan, Allah'ın rızasını düşünen bir insan ihmal eder mi, bu vaadi gördükten sonra?..

Sonra yine bir başka hadis-i şerif var: "Sessizce, hiç kimsenin duymayacağı gibi, gösteriş olmayacak gibi, şöhret olmayacak gibi, fiyaka olmayacak gibi, içinden yapılan zikir, dille yapılan zikirden yetmiş kat daha sevaplıdır." deniliyor. O da hadis-i şerifte var...

O zaman ne oluyor?.. (70.000 x 70 = 4.900.000) Dört milyon dokuzyüzbin sevap oluyor muhterem kardeşlerim!.. ğnsan kalbinden bir Allah dedi mi... Kimse duymayacak şekilde, ağzı kapalı ama kalbi Allah Allah diyor. Kalbinden bir Allah dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin... Bir daha dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin daha... Bir daha dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin daha... Az bir sevap mı?..

Şu ölümlü dünyada neden yaşıyoruz?.. Allah'ın rızasını kazanmak için... Niye vaaz ediyoruz?.. Allah'ın rızasını kazanmak için... Niye vaaz dinliyoruz?.. Allah'ın rızasını kazanmak için... Niye burda tek dizinizin üstünde duruyorsunuz?.. Allah'ın rızasını kazanmak için...

SORU: Zikrin adetlerinin hikmeti nedir? Meselâ 4444 Salât-ı Tefriciye çekiliyor.

CEVAP: Her zikrin sayısında değişiklik oluyor. Meselâ; 33 sübhânallah, 33 elhamdü lillâh, 33 Allahu ekber deniliyor. Veyahut "100 defa lâilâhe illallah de!" diye Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Bunların bazısının hikmetini biz anlayabiliriz, bazısı anlaşılamayabilir. Öyle buyrulduğu için öyle yapılmış olabilir.

Bu 4444 Salât-ı Tefriciye'nin de belki rüyada görülen bazı şeylere dayanmış olması mümkündür. Meselâ, bir kimseye rüyasında Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in, şu kadar zikir et diye söylemesi gibi... Bazan böyle oluyor, bazan başka sebepler oluyor; zikrin çeşidine göre...

Bazan o zikri meydana getiren harflerin ebced hesabı değerleriyle ilgili olabiliyor.

SORU: Derste bize verilen zikirlerin hepsi hafî olarak mı çekilecek? Hafî zikri kısaca tarif eder misiniz?

CEVAP: İnsan seccâdesine oturunca zikri istediği şekilde çekebilir. Zikri cehrî olarak çektiği zaman teşiri, şevki daha çok olur. Böyle âşikâre, yüksek sesle "Lâ ilâhe illalah..." "Allah..." derse, buna zikr-i cehrî derler. Fısıltı tarzında olursa, buna zikr-i hafî derler. Fısıltı tarzında da olabilir. Ev halkını ayağa kaldırmaktansa, sessizce yapmak daha uygun olabilir.

Bir de zikr-i kalbî vardır. Zikr-i kalbî, fısıltı ile de değil de, hiç dil dudak kıpırdatmadan, hiç belli etmeden kalbinden "Allah..." demektir. En sevaplısı budur. Yolda, işte, gecede, gündüzde, otururken, kalkarken, yürürken öyle zikretmek... En güzeli odur. Sevabı onun en çoktur. Kalbî olan zikir, âşikâre yapılan zikirden yetmiş kat daha sevaplıdır.

O bakımdan mümkünse onu yapsın. Değilse fısıltıyla yapsın. Şartlara göre, duruma göre... ğsterse, ev de serbestse, kendisindeki aşk ve şevk galib gelmişse, o zaman zikr-i cehrî yapsın. Serbest, bir mahzuru yok...

SORU: Kadınların cehrî zikir yapması câiz midir?

CEVAP: Câizdir. Cehrî zikir demek, yüksek sesle "Allah... Allah..." "Lâ ilâhe illallah..." demektir; câizdir. Câiz olmayan, kadınların sesini nâmahremin duymasıdır. Kendi evinde cehrî zikir yapıyor, Kadirî... "Hak..." diyor, "Hay..." diyor, "Hû..." diyor vs. Diyebilir. Cehrî zikir yasak değil...

Cehrî de olur, hafî de olur; hepsi câiz... Kadın da söyler, erkek de söyler; hepsi câiz... Kadının sesinin nâmahrem tarafından duyulması doğru değil... O bakımdan sâkin olması daha uygun...

SORU: Kadınların belli günlerde, belli saatlerde toplantı yapması, sesli zikir yapması câiz midir?

CEVAP: Elbette kadınlar kendi aralarında toplanabilirler, toplanmalı! Çünkü, ilmi irfanı bir yolla öğrenecekler. Toplanmaları iyidir, doğrudur, faydalıdır. Zikir yapabilirler. Zikir de sesli olsa bile, sesin aşırı olmaması lâzım, hafif bir tarzda olması lâzım!..

Erkekler de öyle... Yâni çok aşırı bağırarak değil de, hafif sesle yapmalı; daha iyi olur.

SORU: Zikirleri yürürken, otobüste iken yapabilir miyiz?

CEVAP: Yapabilir. Oturarak yaparsa tesiri, feyzi çok olur ama, herhangi bir şekilde, nerde yaparsa olur.

SORU: Öğrenci olduğumuzdan zikirlerimiz bazan aksıyor; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Zikirleri aksatmak olmaz! Gündüz yolda, ders arasında bir yerde yapabilir. Çünkü, nihâyet azıcık bir şeydir. Onları aksatmasınlar, akşama bırakmasınlar! Gündüzden aralarda, fırsat buldukça yapsınlar! Akşam yine otururlarsa yine yaparlar ama, gündüzden garantilesinler.

SORU: Tarikat dersi almıştım, uygulayamadım, uygulayabileceğimi de sanmıyorum. Çünkü, farz ibadetleri bile yerine getirmekte zorlanıyorum; ne yapmamı tavsiye edersiniz?

CEVAP: Zikir keyfi bir şey değildir, Allah'ın emridir.

(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikran kesîran ve sebbihûhu bükreten ve esîlâ) "Ey iman edenler! Allahı çokça zikredin ve onu sabah akşam tesbih edin!" gibi nice ayetlerle emredilmiştir.

Onun için, bu gibi kardeşlerimiz otuzüçlük bir tesbih alsın eline... Yolda giderken, otobüse giderken, otobüsün içindeyken, vasıtayı beklerken beş dakikada bütün bu zikirlerin hepsi biter. Yüz "Estağfirullah" diyecek, yüz "Lâ ilâhe illallah" diyecek, yüz "Allah" diyecek, yüz 'salât ü selam' getirecek, yüz 'Kulhüvallahu ehad' okuyacak. Yemekte kuyruk beklerken, kantinde kuyruk beklerken, otobüs beklerken, gelirken, giderken, sokağın başından vasıtanın yanına kadar giderken; Erenköy'de oturuyorsa, karşı tarafta oturuyorsa, trene binip Haydarpaşa'ya gelirken, vapur içinde iken bitecek şeylerdir bunlar... Yâni, beş dakikada biter. Şeytan yaptırtmıyor!.. Zikir çok sevaplı bir ibadet olduğundan, şeytan yaptırtmıyor.

Şimdi bunun sevabı hakkında bir bilgi vermek istiyorum size... Peygamber (SAS) Hazretleri buyurmuş ki:

(Nafakatüke fî sebîlillâhi biseb'i mieh) "Allah yolunda infak ve masraf yaptın mı, para harcadın mı, yediyüz kat sevap alıyorsun."

(Zikrullahi teâlâ efdalü minen nafakatü fî sebîlillâhi bimieti dereceh) "Allah'ı zikretmek Allah katında, Allah yolunda masraf yapıp infak yapmaktan yüz kat daha sevaplıdır."

Ötekinin yediyüz kat olduğunu biliyorduk. Bu da ondan yüz kat daha fazla olunca, 700 x 100 = 70.000 ediyor. Demek ki zikrullah, yetmişbin kat sevap oluyor.

Ben şimdi burdan, camiden çıkmışım. Otobüs durağına kadar, minübüs durağına kadar gidiyorum. "Allah... Allah..." desem, bu sevabı kazansam, kim mahzun olur, kim sevinir?.. Şeytan çatlar, melekler sevinir. Sen sevap kazanırsın, ahirette derecen yükselir. Yapacaksın bu işi!.. Şeytanı çatlatacaksın, bu sevaplı işi kaçırmayacaksın!..

Yetmişbin kat... Bir insana birisi gitse, "Şurda Allah yolunda harb oluyor, cihad oluyor, çıkar paraları!" dese; o da bin lira verse, yediyüzbin lira vermiş gibi yediyüz kat sevap oluyor. E bu, yetmişbin kat sevap oluyor! Bu zikir kaçırılır mı?.. Durduğu yerde insan, bedâvadan, gayet kolaylıkla çok sevap kazanıyor.

Onun için şeytan, bu sevapları kazandıkça müslümanlar çok kızıyor da, çok telâşlanıyor kıskanıyor da, bunları yaptırtmıyor. Yâni vakit olmadığından değil, şeytan yaptırtmıyor. Şeytanın bu oyununu bilip, zikirden gafil olmamasını kardeşimize tavsiye ederim.

SORU: Zaman zaman dersi çekemiyorum; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Dersi yapamayacağını anlayan birisi, yolda, otobüste, evine dönerken bir arada gündüzden yapıversin. Bir kere çekemezse, o gün neden çekemediğinin tahlilini yapsın, anlasın. Bu duruma bir daha düşmemek için, parça parça, sabah bir kısmını, öğle namazından sonra bir kısmını, ikindiden bir kısmını, akşamdan sonra bir kısmını yaparak tamamlasın!.. Bunlar çok şeyler değil, şeytan mâni oluyor; şeytanın oyununa düşmesin.

SORU: Zikirde sayı artışı nasıl olur?

CEVAP: Kişinin durumuna, rüyalarına, haline göre hocası ile konuşarak, zikirlerde gelişme ve değişmeler olur.

SORU: Çektiğim tesbihlerden zevk alamıyorum, rabıtalarda zorlanıyorum; ne yapmalıyım?

CEVAP: Bu bir günahlara bulaşma emaresidir. Mürid hatalı, günahlı bir şey yapınca, Allah onun üzerinden, dimağından zikrin, ibadetin zevkini alıyor. Bu bir tehlikeli durumdur. Kendi haline dikkat edecek ve hataları varsa onları düzeltmeğe çalışacak.

SORU: Tasavvufî vazifelerin yerine gelmesinde günün başlangıcı ve bitişini izah eder misiniz?

CEVAP: Böyle bir başlangıç ve bitiş yoktur. Yapabildiğiniz zaman yaparsınız. Üç-beş saat önce/sonra fark etmez.

SORU: Derslerimi ihmal ettim, ara verdim, yeniden başlamak istiyorum; ne dersiniz?

CEVAP: Allah şeytana, nefse uydurmasın... Aldığı vazifeleri muntazaman güzel yapmayı nasib etsin...

Dün akşam Seriyyis Sakatî Hazretlerinin sözlerini okuduk. "Evradımdan bir tanesini bir gün kaçırdım mı, artık onu hiç bir şekilde ödeyemeyeceğim kanaatindeyim." diyor. Kaçırmamağa çalışmak lâzım, günü gününe yapmağa çalışmak lâzım!..

SORU: Ben bir ara ders almıştım, uzun süre zikrimi yapamadım. Sonra yaptım, sonra bıraktım. Bıraktığım zaman dersimi tazeledim. Şimdi yine bıraktım, şimdi ne yapmam gerekiyor?

CEVAP: Ateşle oynuyor tabii... Bir yapıyor, bir yapmıyor, bir yapıyor, bir yapmıyor... Yapmadığı zaman rastlar, canı öyle gider, başı ahirette çok derde girer.

Bakın, evliyâullah ne demişler: Birisi diyor ki, "Hocam, niye 'Lâ ilâhe illallah' zikri yapmıyorsun da 'Allah Allah' zikri yapıyorsun?" diye sormuşlar evliyaullahtan bir zâta... "Evlâdım, korkuyorum 'Lâ ilâhe' derken canımı alıverir de Allah, 'Allah yok' derken ölmüş olurum diye." 'Lâ ilâhe', hiç bir ilâh yok; 'illallah', ancak Allah var... "Ama 'Lâ ilâhe' derken canımı verirsem, 'Allah yok!' demiş gitmiş olurum diye korkumdan hep 'Allah Allah' diyorum." demiş.

O kadar böyle yâni, nefesini bile hesaplıyor âlem de, sen bir tutuyor bir bırakıyorsun, bir tutuyor bir bırakıyorsun...

Aklıma şey geldi: Yeniçerilerin ordugâhları bizim aşağımızda, Vatan Caddesinde imiş. Doksandört tane bölüğü varmış. ğlk zamanlar zaferler kazanıyorlarmış ama, sonra isyankâr olmuşlar. ğkide bir isyan ediyorlarmış, şehre yayılıyorlarmış, yağma yapıyorlarmış. O isyan etmeye de kazan kaldırmak diyorlarmış. Tabir bu... Onun için bir kazanı alırlarmış, o isyan mânâsına geliyormuş padişaha... Onun için şair diyor ki:

Tecemmû eyledi meydânı lâhme,
Edip küfrân-ı nîmet nice bâğî;
Koyup kaldırmadan ikide birde,
Kazan devrildi söndürdü ocâğı...

"Kendilerine iyi muamele etmiş olan yönetime karşı küfrân-ı nimette bulunan bir kaç bağî, küstah isyan ettiler, kazan kaldırdılar. Ama kazan oyuncak mı ki; ikide birde kazanı kaldırmak indirmek, kaldırmak indirmek derken, kazan devrildi söndürdü ocağı." diyor. Yâni, yeniçeri ocağını devlet kapatmış, yok etmiş. "İkide bir kazan kaldırılıp indirilirken kazan devrildi, ocağı söndürdü; isyan ederken ederken, bu sefer kapatılıp yok edildi." diye söylüyor.

Yâni bu işlerde nefse, şeytana fırsat vermemek lâzım!.. Aldığı vazifeyi muntazam yapmak lâzım!.. Ordan fırsat buldu mu, namazdan da seni alıkoymağa, bir kıldırıp bir kıldırmamağa başlar... Oruçtan da bir tutturup bir tutturmamağa başlar. Tırtıklar yavaş yavaş senin imanını, amellerini... Onun için çok müteyakkız olmak lâzım, dikkatli olmak lâzım!..

ZİKİR DERSİ

SORU: Zikir dersi almak istiyoruz; tarif eder misiniz?

CEVAP: Peki, tarif edelim! Önce beraber bir istiğfar edelim, diyelim cümle günahlarımıza:

"Estağfirullaaah... (15 defa) El'azîm, elkerîm, errahîm, ellezî lâ ilâhe illâ hu... El hayyel kayyûm ve etûbü ileyh... Ve es'elühüt tevbete vel mağfirete vel hidâyete lenâ innehû hüvet tevvâbür rahîm... Tevbete abdin zâlimin linefsihî lâ yemlikü linefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ...

Allahümme ente rabbî... Lâ ilâhe illâ ente halaktenî... Ve ene abdüke... Ve ene alâ ahdike ve va'dike mestetağtü... Eûzü bike min şerri mâ sana'tü... Ebûu leke bi ni'metike aleyye... Ve ebûu bizenbî... Fağfirlî... Feinnehû lâ yağfiruz zünûbe illâ ente..."

Allah-u Teâlâ Hazretleri, ona arz ettiğimiz şu tevbemizi kabul eylesin... Geçmiş günahlarımızı affeylesin... Bundan sonra da bizi günah çirkefine düşürmesin... Harama bulaştırmasın... Allah'ın rızâsına aykırı iş yaptırmasın... Yolunda dâim, zikrinde kaim eylesin...

Üzerinizde kul hakları varsa, onları ödeyin!.. Namaz oruç borcu varsa, onları da ödeyin!..

Bundan sonra hep abdestli gezmek, adetiniz olsun!.. Abdestli gezenin hayrı, bereketi çok olur. Şeytan yanına sokulamaz. Etrafında melekler bulunur. Hayırlı mübarek bir şekilde vakti geçer. Onun için devamlı abdestli bulunun!..

Her gün zikir vazifenizi yapın!.. Gününüzün münâsib bir zamanında, temiz, sâkin, tenha bir yerde, diz çökerek hürmetkâr bir tarzda kıbleye doğru oturursunuz. Gözlerinizi yumarsınız.

Evvelâ 25 defa "Estağfirullah" dersiniz. Sonra bir Fâtiha, üç Kulhüvallahu ehad okursunuz. "Bunları Peygamber Efendimiz (SAS) Hazretleri'ne ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş olan pirlerimizin, mürşidlerimizin, hocalarımızın ruhlarına hediye ettim yâ Rabbi!.." dersiniz; o mübâreklerin mânevî himmetlerini, teveccühlerini talep ve niyaz edersiniz. Ruhâniyetlerinden istimdâd eylersiniz.

Sonra gözünüz kapalı, ölümü, bu hayatın fâniliğini, bir gün gelip ölüp gideceğinizi, kabri, haşri, Mahkeme-i Kübrâ'yı, mahşer yerini, hesâbı, mizanı, cenneti, cehennemi, sıratı düşünürsünüz.

İyilerin böyle hesabı iyi çıkıp da, cennete uçarak, koşarak gittiklerini, nasıl sevindiklerini, nasıl bahtiyar olduklarını; nasıl ebedî nîmetlere mazhar olup, şâd olduklarını gözünüzün önüne getirirsiniz.

Cehennemliklerin fecî halini düşünürsünüz. Nasıl itile kakıla ateşlerin içine atıldıklarını, nasıl cayır cayır çıra gibi yandıklarını, nasıl feryâd ü figan ettiklerini, nasıl çok pişman olduklarını; ama, pişmanlıklarının fayda vermediğini düşünürsünüz.

Kendi nefsinize dersiniz ki: "Ey nefsim bak!.. Bunlar ayet ve hadislerle bize bildirilmiş ki, ahiret var, cennet var, cehennem var, sırat var, mîzan var... Haktır ve gerçektir. Ahirette pişman olmanın faydası yoktur. Hayatının kıymetini bil!.. Bu hayatta iken, ölmeden evvel cenneti kazanmağa gayrete gel; çalış çabala, fedâkâr ol biraz!.. Cehenneme düşmemek için, haramlardan, günahlardan kendini korumağa dikkat et ey nefsim!" diye, nefsinize nasihat edin, iyi insan olmağa azmedin!..

İnsan böyle ölümü düşündü mü, --buna rabıta-i mevt diyoruz biz-- kalbi nurlanır, pası silinir kalbinin, cilâlanır. Kalbi cilâlı bir ayna gibi olunca da, mânevî hakîkatleri seyretmesi, orda müşâhede etmesi, Allah'ın cemâlini müşâhede etmesi mümkün olur. Nefsi ıslah olur. Zamanının kıymetini bilir, ömrünü boşa geçirmemiş olur. Vaktinde tevbe etmiş olur. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gittiği zaman memnun olacak bir duruma başlamış olur. Onun için, bu ölümü düşünmek bir vazife ve sevap... Bunu yapın!..

İkincisi zikrullahı şeyhlerimizle, pirlerimizle beraber yapıyoruz diye, hocalarımızı, pirlerimizi, bizi karşınızda göz önüne getirin!.. Gönlünüzü gönlümüze bağlayın; gelecek olan feyz-i ilâhîye muntazır olun!.. Buna da rabıta-i mürşid denir.

İnsan gözünü kapatıp aklıyla, gönlüyle evliyâullah büyüklerine irtibat kurunca, onlardan kendisine füyûzat gelir, nurlar gelir. Gönlü nurlanır, içi dışı nurlanır; yaptığı ibadetin tadını duyar, fâidesini görür. O zaman zikrin tadı güzel olur. Bunu da güzelce yapın!..

Üçüncüsü de, gözünüzü kapayın, Allahın huzurunda olduğunuzu düşünün!.. O her yerde hâzır ve nâzır... O bizi görüyor, biz onu göremiyoruz... O bizi duyuyor, biz onu duyamıyoruz ama; o bize şah damarımızdan daha yakın...

Deyin ki: "Yâ Rabbi, biliyorum ki sen yakınsın. Her yerde hâzır ve nâzırsın. Ben senin huzurundayım. Yâ Rabbi, ben senin iyi kulun olmak istiyorum. Bana yardım eyle, tevfikini refîk eyle de, seni zikreden, sana şükreden iyi kullarından olayım!.." diye dua edersiniz.

Allah, dua edilmesini sever. Dua ibâdettir. Ağzı çok dualı insan olun!.. Bu çok önemli... Ondan sonra zikre başlarsınız.

İbrâhîm ibn-i Edhem KS, evliyânın büyüklerinden; gemiye binmiş gidiyormuş. Bir fırtına çıkmış; fındık ceviz kabuğu gibi gemi sallanıyor, batacaklar... Herkes feryâd ü figana başlamış, dualara başlamış... Bu böyle cübbesini başına çekmiş, kenarda öyle sessiz duruyor.

"--Yâ mübarek, sana ne oluyor böyle? Hiç kıpırdanmıyorsun. Korkmuyor musun, nedir bu?.. Sen de dua etsene!.." demişler

"--Olur, edeyim!" demiş. Elini kaldırmış, "Yâ Rabbi! Kahrını, celâlini gösterdin; affını, cemâlini de göster yâ Rabbi!.." demiş.

Bu kadar... "Kahrını, celâlini gösterdin işte; batacağız, öleceğiz. Lütfunu, affını, cemâlini de göster yâ rabbi!.." Fırtına tıss diye o anda kesilivermiş. Gemi selâmete ermiş.

Geniş zamanınızda Allah'a dua etmeyi unutmazsanız, darda kaldığınız zaman Allah yardım eder. Ama, geniş zamanınızda, karnınız tok sırtınız pekken Allah'a kulluk etmezseniz; sıkıştığınızda dua ettiğiniz zaman, Allah kabul etmez!.. Bunu aklınıza iyice yazın!.. Sıkışınca dua etmek değil de; serbestken, rahatken dua etmek adetiniz olsun!..

Yemek yediniz, elhamdü lillâh... Su içtiniz, elhamdü lillâh... Aş buldunuz, elhamdü lillâh... Yâni böyle dualı olun, ağzınız dualı olun!..

İşte böyle yaptıktan sonra zikirleri çekmeğe başlarsınız:

1. 100 defa "Estağfirullah" çekmek, vazifeniz olsun!..

2. 100 defa "Lâ ilâhe illallah" demek, günlük vazifeniz olsun!..

3. 1000 defa "Allah" demek, vazifeniz olsun!.. Her yüz defasında, "İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî" demeyi de unutmayın!..

4. 100 defa "Salevât-ı şerife" getirmek vazifeniz olsun!..

5. 100 defa da "Kulhüvallahu ehad" okuyun, bu da vazifeniz olsun!..

Beş çeşit zikir... Bunlar vazifeniz olsun; bu miktarlarda her gün çekin!.. Bundan sonra da bol bol kalbinizden zikr-i kalbî yapın!..

Şöyle yapacaksınız, beni dinleyin şimdi! Ben size öğreteyim, telkin edeyim bu zikri:

--Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah...

Şimdi siz söyleyin beraberce, Allah şahid olsun!..

"--Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah..."

--Allaaah...

"--Allaaah..."

--Allaaah...

"--Allaaah..."

--Allaaah...

"--Allaaah..."

Ağzınızı kapayın, gözünüzü yumun!.. İçiniz "Allah" demeye devam etsin, aynı şekilde... Sessiz, dil dudak kıpırdamadan...

.....................

Allah mübarek etsin... İşte böyle dil dudak kıpırdamadan, sessizce "Allah" demeye, "zikr-i kalbî" derler. Bu, dille yapılandan yetmiş kat daha sevaptır. Böylece kalbinizi bu zikre alıştırın!..

Nasıl alıştıracağız?.. Sakin bir yerde deneme yapın! Yüksek sesle "Allah... Allah... Allah... Allah..." deyip, ağzınızı kapatıverin!.. İçinizden çekmeye devam edin... Sonra tıkanırsınız, çekememeye başlarsınız. Yine yüksek sesle "Allah... Allah..." deyin, yine ağzınızı kapatın! Böyle içinizden "Allah" demeye alışın!..

Bak şimdi ben söylüyorum:

......................

Hiç anlaşılmıyor dışardan... İçinden yapabilir insan... İşte bunun sevabı çok!.. Bunu da yolda, işte, gecede, gündüzde, her zaman kalbinize adet haline getirtin; kalbiniz "Allah... Allah..." desin, her anınız ibadet olsun. Allah'ın huzuruna vardığınız zaman, çok sevaplarla varın!..

Tabii, derviş olmak demek, has müslüman olmak demek... Has müslüman ne yaparsa, siz de öyle yaparsınız.

Namazları camide kılın, cemaatle kılın; yirmiyedi kat sevabı kaçırmayın!..

Cumayı terketmeyin!.. Cumayı terkedenin kalbi mühürlenir, mahvolur.

Farz namazlarından ayrı sevaplı namazlar vardır:

1. Sabah namazından sonra oturup dualarla, evradla, ezkâr ile meşgul olup, güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar durun!.. "Güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar Kur'an okuyarak, hatim indirerek, dualar ederek vaktinizi geçirip, işrak namazı kıldınız mı iki rekât, dört rekât; o zaman tam bir hac ve umre sevabı kazanırsınız." diyor Peygamber Efendimiz...

Onun için bunu güzelce yapmağa dikkat edin!.. İşrak namazı'nı tavsiye ederim.

Sahih kitaplarında yazıyor bunu... İmam Tirmizî rivayet etmiş, Ebû Davud'un rivayetinde var... Daha başka rivayetler de var... Bu namazı tavsiye ederim; işrak namazı'nı...

2. Sabahla öğlenin arasında duhâ namazı vardır. Efendimiz onu da tavsiye ediyor. Saat onda, onbirde, öğlene kırkbeş dakika kalıncaya kadar o arada onu da kılın! O da çok sevap... Allah sizi muhsin kullar zümresine yazar; bu namaza devam ederseniz...

Duhâ namazına Türkçe'de kuşluk namazı filân da diyorlar. Dört rekât, sekiz rekât, oniki rekât kılarmış Efendimiz...

3. Akşam namazının arkasından evvâbin namazı vardır. İki rekât, dört rekât, altı rekât kılınır. O da sahih hadislerle bildirilmiştir. Diyor ki Peygamber Efendimiz: "Kulun yetmiş yıllık günahı olsa, affettirir." Demek ki, bir ömürlük günah affolacak.

"Denizlerin köpüğü kadar çok günahı olsa affettirir." Bunlar mübalağalı sözler değil; sahih hadislerde, sahih kitaplarda yazılmış şeyler bunlar... Nimetül İslâm kitabını bilirsiniz, Mehmed Zihni Efendi isimli büyük alimin kitabıdır; orda var bu hadis-i şerifler...

4. Gece yatarken, taze abdest alıp dört rekât namaz kılıp öyle yatın!.. Her gün... Abdestli yatarsanız, bütün gece ibâdet etmiş gibi sevap alırsınız; bunu kaçırmayın!.. Dört rekât namaz kılıp abdestli yatmayı...

5. Geceleyin de uykuyu bölüp, teheccüd namazı kılınır. Bir miktar yattıktan sonra uyanıp kılınır. En son vakti, imsak kesilmesi vaktidir. İmsaktan evvel gece teheccüd namazını da kılmaya gayret edin!.. O da, çok çok sevaplı bir namazdır.

(Rek'atâni minel leyli hayrün mined dünya ve mâ fîhâ) "Geceleyin iki rekât namaz kılmak, dünyadan da, dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır."

Pazartesi perşembe oruçlarını tutun!.. Eyyâm-ı biyd oruçlarını tutun!.. Receb de, şaban da, zilhiccede, muharremde sevaplı oruçlar vardır, onları tutarsınız; oruçtan da sevap alırsınız.

Hayr ü hasenât yapın!.. Kazancınızın bir kısmını hayra ayırın ve verin Allah yolunda... Cömertlik çok kıymetlidir.

Bugün hadis-i şeriflerde okuduk, Efendimiz sormuş Benî Seleme yurdunda... Demiş ki:

"--Sizin seyyidiniz kimdi?.."

"--Falanca şahıstı; ama, biraz cimri bir insandı. Biz onu cimri bir insan olarak biliyoruz. Yâni efendimiz, reisimiz, kabilemizin reisi ama, cimriydi."

"--Hayır! Sizin efendiniz Amr ibn-i Cemûh idi." demiş.

Amr ibn-i Cemûh, kendisi daha henüz müslüman olmamış ama, Peygamber Efendimiz'in düğününde, düğün yemeğini ısmarlamış Efendimizin... Müşrik ama, müşrik olduğu zamanda bile Peygamber Efendimiz'in düğün yemeğini çekmiş, ısmarlamış. "Efendi odur, kabile reisi odur." diyor, öteki cimri diye... Cömert olmak lâzım!..

O bakımdan, Allah için paranızın bir miktarın ayırın!.. Ayrı bir cebiniz olsun. "Şu cebim, hayır paralarını koyduğum ceptir." diye, küçük büyük paraları sıralayın oraya... Elinizi atarsınız, adamın durumuna göre bir riyal, beş riyal, on lira, yüz lira, bin lira... Hayrın çeşitlilerinden geri kalmayın; cömert olun!.. Allah cömertleri sever.

Hayır hasenat yapın, öldükten sonra size sevap getirecek işler yapın!.. Bu nedir?.. Arkada sadaka-i câriye bırakmaktır... Kitap yazıp bırakmaktır... Hayırlı evlât bırakmaktır. Evlâtlarınızı hayırlı evlât yetiştirmeğe çok dikkat edin!.. Hepsini evlâtlarımızın Allah hafız eylesin... Hepsini hoca eylesin... Hepsini şeyh eylesin, mürşid eylesin... Allah'ın dinine hepsi dünyanın her yerinde yardım etsin...

Hepsi bizden meded bekliyor şimdi... Orta Asya'da, Afganistan'da, her yerde... Biz de evlâtlarımızı yetiştirelim, salalım dünyanın her yerine... Ahmed-i Yesevî dervişlerini salmış, Anadolu'da müslümanlığı yaysın diye... Orta Asya'dan gelmişler, Anadolu'da İslâm'ı yaymış mübarekler... Cihad etmişler, savaşmışlar, İslâm'ı yaymışlar.

Bizim evlâtlarımız da gitsinler nereye giderlerse; --Afrika'ya mı, Kanada'ya mı, Amerika'ya mı, Avustralya'ya mı?-- İslâm'ı yaysınlar. Öyle yetiştirelim yâni... Hepsini alim yetiştirelim. Arkamızdan sevap gelsin bize... Kabrimize nur yağsın, sevap yağsın.

Günahlardan kaçınmağa çok dikkat edin!.. "İnsanın ekseriyetle cehenneme düşmesi dilindendir, seks hatalarındandır." diyor Peygamber Efendimiz... Ferc demek, tenâsül aleti demek Arapça'da... "Şu iki dudağı arasıyla iki bacağı arası..." demiş bir hadis-i şerifte de... Bunlardan çok günaha girer insan; bunlara dikkat etmesi lâzım!..

Cennete en çok neden girer insan?.. Takvâ ehli olmasından girer, güzel huylu olmasından girer. Tatlı dilli, güleç yüzlü, melek gibi bir insan olursa girer. Takvâ ehli, haramlardan kaçınan insan olursa girer. Buna dikkat edin, haramlardan sakının!.. Ahlâkınızı güzel eyleyin, güzel ahlâklı olmağa dikkat edin!.. Allah yardım eylesin...

Her biriniz bir "Fâtiha", üç "Kulhüvallah" okuyun; duanızı yapayım:

..................

Bismillâhir rahmânir rahîm. (İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnallah... Yedullahi fevka eydîhim... Ve men nekese ve innemâ yenküsü alâ nefsihî... Ve men evfâ bimâ ahede aleyhullahe feseyü'tîhi ecran azîmâ.) Sadakallahul azîm.

"Muhakkak ki sana biat edenler gerçekte Allah-u Teala'ya biat etmişlerdir. Allah'ın kuvvet ve yardımı biat edenlerin üstündedir. Şu halde kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa, onun hükmünü îfa ederse O'da ona büyük bir ecir verecektir."

Bu bir merâsim... Derviş olma, tarikata girme merâsimi... El almak diyorlar, inâbe almak diyorlar, tarikate girmek diyorlar, tevbe almak diyorlar. Bu Peygamber Efendimiz'den gelme bir adet... Peygamber Efendimiz'in sahabesi --kadın olsun, erkek olsun-- Peygamber Efendimiz'e gidip, elini tutup, bey'at edip; "Yâ Rasûlallah, biz sana tâbî olacağız, emrindeyizá" derlerdi, bey'at ederlerdi. Akabe'de bey'at ettiler, Hudeybiye'de bey'at ettiler... Çeşitli zamanlarda kadınlar da, erkekler de bey'at etti.

Tabi, aslında Rasûlüllah'a bey'at, Allah'a bey'at demektir. Allah seviyor ve büyük sevap vereceğini bildiriyor bu ayet-i kerîmede...

Sizin de bize bey'at etmeniz, Allah'ın izniyle yine o halin devamıdır, o adetin devamıdır. Yine siz Allah'a bey'at etmiş oluyorsunuz. Allah, ecr-i azîm ihsân etsin size de... Sevabınızı çok eylesin... Sevgili kulları eylesin... Huzuruna sevdiği râzı olduğu kullar olarak varmamızı nasîb eylesin...

Hem dünyada Kur'an-ı Kerim yolunda, Rasûlüllah'ın yolunda yürüyen, has, hâlis müslümanlar olarak yaşayın, Allah'ın sevgili kulu olarak yaşayın; hem de ahirette cennetine cemâline erip, sevdiği râzı olduğu bir kul olarak iki cihan saadetine mazhar olun... Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlenizden râzı olsun...

Bihürmeti esrârı sûretil fâtiha!..

SORU: Lise öğrencisiyim, tarikat dersi alabilir miyim?

CEVAP: Alabilir. Demin söylediğim: Yüz estağfirullah, yüz lâ ilâhe illalah, bin defa Allah der... Yüz salevât-ı şerife, yüz de İhlâs-ı Şerif okur. Herkese umûmî yaptığım tarife göre çalışsın!..

SORU: Ders almak istiyorum ama muntazam yapamamaktan korkuyorum; ne yapayım?

CEVAP: O istikbale ait şeytani bir şüphedir, ona itibar etmemek lâzım! Hayırlı işe girişmek lâzım!..

SORU: Zikir dersinde tavsiye edilen tesbihleri ne zaman çekmemiz makbuldür?

CEVAP: Tesbihler için büyük bir serbestlik vardır, günün her zamanında çekilir. Ama, en feyizli zamanı gecenin seher vaktidir. O zaman çekilirse çok sevaplıdır, çok feyizlidir.

SORU: Verilen virdlerin hepsi birden mi yapılmalı; birazı sabah, birazı akşam yapılabilir mi?..

CEVAP: Hepsi birden yapılırsa, tesiri iyi olur. Mâzeret olur da yapamazsa, o zaman böle böle de yapabilir.

SORU: Zikir dersine bir veya bir kaç gün ara verilirse, ne yapmak lâzım?

CEVAP: Bir insanın derse ara vermesi günahtır. Çünkü günlüktür dersler; günlük olarak vazifelerini yapması lâzım!.. Yâni, bir kaç vakit namaz kılmamak gibi bir günahtır. Dersini muntazam yapması lâzım!..

Ama, bir insan bir günah işlerse, ne yapacak?.. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Ve etbiis seyyietel hasenete temhuhâ) "Bir kötülük yaptığın zaman, arkasından bir iyilik yap ki, bir sevaplı bir şey yap ki, o onu silsin, götürsün!.."

Demek ki, böyle bir hata işlemişse tevbe edecek; açacak bir cüz Kur'an okuyacak... Daha fazla tesbih çekecek, gidip birisine bir sadaka verecek, bir hayır yapacak... Yâni, onu silecek bir şey yapacak.

SORU: Ben sizden ders almıştım, hakkını veremedim. Hattâ iki yıldır sohbetinize gelemedim. Bugün nasib etti Allah... Vazifelerimi bundan sonra yapabilmem için duanızı bekliyorum.

CEVAP: Mesafeler uzak olabilir, gönüller bir olsun derler. Biz hakîkaten her yere yetişemiyoruz. Bizim Almanya'da ihvânımız var, Avustralya'da ihvânımız var, Suud'da ihvânımız var, Orta Asya'da ihvânımız var... Her tarafa yetişilmiyor, her ülkeye gidilmiyor. Türkiye'de de her şehre gidilmiyor. Gönüller bir olunca, vazifeler yapılınca mahzuru yoktur. Allah feyzinizi çok etsin...

SORU: Ders aldık, yapamadık; durumumuz nedir?

CEVAP: Verdiği sözü tutmamış, ahdine vefa etmemiş insan durumundasınız. Bundan sonra vefa gösterin, vefasızlıklarınız için tevbe ve istiğfar eyleyin!.. Kardeşlikten silinmez de insan, kusurlu müslüman olur. Vazifelerinizi niçin yapmadınız diye Allah sorgu sual sorar. Yapın; çünkü o vazifelerden sevap alacaksınız, sonunda mükâfatlara ereceksiniz, faydasını göreceksiniz.

Hasta doktorun verdiği ilâçları almazsa ne olur?.. Tedâviyi uygulamadığı için hastalık devam eder.

SORU: Ders aldıktan bir müddet sonra vazgeçen bir zavallı arkadaşımız için ne yapabiliriz? Onun dersini ben çekebilir miyim?

CEVAP: Allah râzı olsun, çok iyi niyetli bir kardeş... Kimse kimsenin ibadetini yapmaz. Herkesin ibadetinin faydası kendisinedir. Öyle şey olmaz!.. O kardeşe nasihat edip, bu yolun Peygamber Efendimiz'in yolu olduğunu anlatmak, izah etmek, yanlıştan döndürmek, hak yola getirmek lâzım!..

SORU: Müridin dersini yapmaması halinde şeyhi sorumlu olur mu?..

CEVAP: Hayır, sorumlu olmaz! Söz veren mürid olduğu için, müridin kendisi sorumlu olur. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'de:

(Velâ teziru vâziretün vizre uhrâ) "Kimsenin vebali kimseye yükletilmez!" buyruluyor. Allah'ın adaleti öyledir. Kimsenin suçu kimseye yükletilmez. O söz vermiş, "Allah yolunda gideceğim, sevaplı olan şu vazifeleri yapacağım!" diye; yapmıyor. Yapmayınca vebal kendisine gelir.

SORU: Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Şimdi de böyle mi?

CEVAP: Şimdi de öyle olabilir. Bizim Hocamız'dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız'dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız'a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir.

Bizim Hocamız herkese toptan ders verirdi. Meselâ Konya'da, Yüksek İslâm Enstitüsü'nün kubbeli camiinde, şöyle bir üslubla söyledi hattâ: "Herkes gittiği yere hediye götürür. Bu da benim size hediyem olsun, bu zikirleri yapın!" dedi, dersi öyle tarif etti.

Bu zamana göre değişiyor. Şu sözünü de hatırlıyorum Hocamız'ın: "Biz size hakîkî şeyh gibi davransak ve sizden gerçek bir dervişlik istesek, hepinizi savurup atarız, bir taneniz kalmaz!" Acıdığı için kabul ediyor, kusurunu görmüyor. Yavaş yavaş, zaman içinde belki adam olur diye, beş sene, on sene, yirmi sene sesini çıkartmıyor... İşareten hatâsını söylüyor...

Gördüğü hatâyı yüzüne söylemez mürşid insanın... "Sen şunu yapıyorsun!" demez. Başka türlü söyler. Remiz yoluyla, işaret yoluyla söyler. Başka şeyi anlatıyor gibi söyler. O da hissesini alacak. Herkes vaazı dinlerken, konuşmasını dinlerken hocasının, "Bu bana söyleniyor!" derse, o zaman anlar işin nereye geldiğini...

SORU: Müridin dergâha kabul edildiğini anlaması neyle mümkün olur?

CEVAP: Hoca efendi kabul ettim deyince, kabul edildiği anlaşılır. Mühim olan müridliğin hakîkî müridlik olmasıdır. Allah tarafından sevilen bir mürid haline gelip gelememek durumudur. O da insanın zuhuratından, hallerinden belli olur. İkaz eder Allah... Veyahut taltif eder. Ordan anlaşılır müridin gerçekten mürid olup olmadığı...

Bazısı kabul edilmiştir, çabuk terakkî eder; bazısı etmez. Kabulde bir şey yok da, mühim olan kabul değil... Kabul kapımız açık, herkes girer. Başkalarının da öyle olabilir. Ama mühim olan kapıdan girmek değil, terbiyeyi alıp Allah'ın sevgili kulu olmaktır.

Tasavvufun gayesi nedir?.. Allah'ın sevdiği bir insan olmaktır. Allah'ı bilen, ârif; Allah tarafından sevilen, mahbûb bir kul olmaktır. İki tarafı var: Kendisi ma'rifetullaha erecek, Allah'ın rızâsını ve sevgisini de kazanmış olacak!.. Bunu yapamamışsa, maksad hasıl olmamış demektir. Bunu yapmak için çalışması lâzım!.. Yoksa, kırk dergâha kayıtlansa, gitse gelse, o olmadıktan sonra, Allah sevmedikten sonra kıymeti yok!..

SORU: Birisi cemaatimizi, tasavvufu takdir ediyor, seviyor; fakat bağlı değil... Böyle birisini acele edip hemen bağlanmaya mı teşvik edelim, yoksa biraz bekletelim mi?..

CEVAP: Peygamber (SAS) buyuruyor ki:

(Accilû bis salâti kablel fevt ve accilû bit tevbeti kablel mevt) "Namazı kaçırıveririsiniz, namazı vaktinde hemen kılın! Tevbeyi çabuk yapın; çünkü ölüm geliverir, tevbe edemeden göçüverirsiniz." buyuruyor.

Hayırlı işlerde çabuk davranılır. "Kızınızı evlendirmekte acele edin!" diyor Peygamber Efendimiz... "Cenâzenizi kaldırmakta acele edin!" diyor Peygamber Efendimiz... Acele etmek iyi değil ama, bazı yerlerde acele etmek iyidir. Hayırlı bir işi yapmakta acele edilir.

Ben, "Birisi falan şehirde, sizden ders almak istiyor." denilince, "Aman şu kâğıdı gönder, kabul ettim; bunları yapadursun, sonra da görüşürüz." diyorum.

--Neden?..

--Ertesi gün ben ölürsem, korkuyorum vebal altında kalırım diye... O bir istekte bulunmuş, "Biz bir ay sonra, iki ay sonra geleceğiz!" diyerek, geciktirmiş oluruz diye korkuyorum.

Onun için, hayırlı bir iş mi bu?.. Hayırlı bir iş!.. Hemen yap!.. Bir dakika geçirirse, bir gün eksik kalırsa, uygun olmaz!.. Mâdem seviyor, gelsin hemen başlasın!..

SORU: Kitabınızda intisabın el tutularak, musafaha yapılarak yapılacağını buyurmuşsunuz; şimdi bu kalabalıkta ben ne yapayım?

CEVAP: Bir hatırayla cevap vereyim: Muhterem kardeşlerim! Hocamız Konya'ya gitmişti. Konya'da ricâ etmişler, iki minareli, koca kubbeli büyük bir camide Hocamız konuşma yaptı. Yüksek İslâm Enstitüsü'ydü o zaman... Oranın talebeleri ve cemaat gelmişti, çok kalabalıktı. Onların hepsine orda ders tarifi yaptı. Yâni, müridlik vazifesini onlara verdi. Ders tarifi yaptı ama, böyle uzaktan tarif etti. Neden?.. Kalabalık olduğundan... Kalabalık olunca, mâzeret oluyor kalabalık... Peygamber Efendimiz de, Vedâ Hutbesi'nde bütün Arafat meydanı doluydu. Hepsiyle musafaha etse, vakit kalır mıydı?..

Onun için sakin zamanda, tek başına olsa, protokol olur. Ama tek başına olmayıp kalabalık olduğu zamanda olunca, bunlar mühim değil... Mühim olan müridin mürşidini sevmesi, ona bağlılığı hissetmesi...

Hattâ ben size bir şey daha anlatayım: Hocamız'ı Adapazarı'na çağırmışlar. Temiz hava alsın biraz, manzaralı yerdir diye Esentepe'ye götürmüşler. Tam o sırada Esentepe mezarlığına bir cenâze gelmiş. Hocamız gitmiş cenazenin başına... Cenaze namazını Hocamız kıldırmış.

İstanbul'dan Adapazarı'na misafir gidiyor... Adapazarı'nda evsahibi arabasıyla onu Esentepe'ye götürüyor... Esentepe'de bir cenâze geliyor... Namazı kılınmamış daha, mezarlığın orda namazı kılınacak... Hocamız imam oluyor, namaz kılınıyor...

--Ne var bunda?..

--Öyle bir şey var ki!.. Bu adam Hocamız'a intisab etmek isteyen bir kimseymiş meğerse... Üç defa gelmiş buraya, Hocamız seyahatte imiş. Üç defa İskenderpaşa'ya gelmiş, Hocamız'ı bulamamış, boynu bükük dönmüş. Ölüm gelmiş, ölmüş.

--Kim kıldırdı cenâze namazını?..

--Hocamız!..

Anladınız mı şimdi işin esrârını?.. Bak Allah'ın işine!..

Peygamber (SAS) Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

(İnnemel a'mâlü bin niyyât) "Ameller niyetlere göredir." Sen kalbinden öyle istedin mi, Allah nasib ediyor. Senin kalbin bozuk olsa, el tutmak fayda etmez!..

Münafıklar, Allah'ın sevmediği kimseler, Kur'an'da aleyhinde ayet indirilmiş kimseler, Peygamber Efendimiz'i yalanladılar. Musafaha ettiler mi?.. Ettiler. Ne oldu, musafaha etmeleri bir fayda verir mi?.. Vermez!.. Münafık olduğundan, kalbi fâsit, kalbi fâsık, kalbi bozuk olduğundan vermez. Kalbi temiz oldu mu, Allah cenâze namazında nasib eder.

Bir gün ben buraya geldim, pazar günü hadis dersini yapmaya... Evden çıktım ben, şurda bir cenâzecik var dışarda... "Allah rahmet eylesin! Bu kimin cenâzesi, kimmiş bu zavallı?" dedim ben... Kimse bilemedi. İkindi namazını kıldık, cenâze namazını kılacağız. Burası dolu, avlu dolu... Elhamdü lillâh, tıklım tıklım her taraf dolu...

Şimdi aşağıdan kâğıt geliyor: "Hocam! Kadınlar kısmı rutubetli, havasız bir yer... Daha geniş bir yer yapamaz mısınız?" Allah râzı olsun, teveccüh çok, geliyorsunuz ondan... Tenhâ olsa bu hava yeter ama, kalabalık... Bu rutubetin de bereketi var, bu terin de bereketi var...

Hocamız zikir yaptıktan sonra camları açmak isteyenlere açtırtmazdı, bereket kaçmasın diye... Kızardı hem de, "Açmayın!" derdi.

Zikir olmuş Hocamız'ın salonunda, ter kokuyor... Ter ceketimizin üstüne çıkmış, sırılsıklam... Cemaat gitti, Hocamız kaldı orda... Evdekiler camları açıp havalandırmak istedikleri zaman, "Açma, havayı değiştirme!" derdi.

Şimdi içerisi dolu, dışarısı dolu, avlu dolu... Cenâze namazı kılacağız, çâre ne?.. "Ey cemaat-i müslimîn, buyurun cenâze namazı kılacağız, dışarı çıkın!" desek, dışarısı dolu... Çare?.. Cenâzeyi getirdik ön tarafa...

Cenâzenin caminin içinde namazının kılınması mekruh... Burada mecburiyet var... Cemaate dışarı çık desek, çıkamaz; zâten dışarısı dolu... Olmayacak bir şey... Cenâzeyi caminin içine, ön tarafa getirdik, namazını kıldık.

Sonradan içerde öğrendim ki, bizim ihvânımızdan, bir boynu bükük has derviş... İyi dervişti hâ... Cömertti, evinde hep ziyafet verirdi. Râmuz dersleri olurdu evinde... Mücâhiddi, mühendisti, kimsenin sakalı olmadığı zamandan sakallıydı. Şeceresi vardı, Peygamber Efendimiz'in soyundandı, sülâle-i tâhiredendi, seyyid idi. Şeceresi vardı ama, boynu büküktü. Benden yaşı iki kat fazla idi, elimi öpmek isterdi; ben elimi öptürmeğe utanırdım. Mütevâzi idi, dervişliği tamdı.

Ankara'daydı, İstanbul'a gelmiş, vefat etmiş. Cenâzesi aşık olduğu cemaatin camiinde nasib oluyor, içinde nasib oluyor. Kimseye nasib olmaz yâni... Kimseye öyle caminin içinde kıldırmazlar. Ancak Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'de kılınır caminin içinde... Burda caminin içinde kıldık. Nasıl yaşarsa insan, ona uygun ölüm oluyor. Soylu insanın hali başka oluyor.

Şekil hiç önemsiz değil, şeklin de önemi var!.. Şeklin önemi olmasa, Peygamber Efendimiz safları düzeltmezdi. Kimisini yakasından öne çekip, kimisini göğsünden geriye itip, "Safları muntazam yapın!" diye meşgul olmazdı.

Şekil önemli ama, öz, iç çok daha önemli!.. İnsanın kalbi önemli!.. Allah insanın dışına bakmaz, kalbine bakar. Kalbi temiz oldu mu, cenâze namazını hocasına kıldırtır. İntisab edemediği hocasına cenâze namazını kıldırtır.

Ne diyor Peygamber Efendimiz (SAS): "Bir insan candan, içten, samîmiyetle şehid olmayı arzu ederse, yatağında bile ölse Allah onu şehidler makamına çıkartır. (Velev mâte alâ firâşihî) Yatağında bile ölse, Allah onu şehid makamına ulaştırır. Çünkü, niyeti güzel...

Onun için, niyetinizi güzel yapmağa bakın, kalbinize bakın!.. Şekil de önemli ama, öz, kalb çok önemli!..

SORU: Bizim cemaatte niye ders alırken istihare yaptırılmıyor?

CEVAP: Ben istihare yapılmaz diye söylemedim. İstihare yapılabilir ama, gel de şimdi sen şu cami cemaatine istihare yaptır da, istiharelerini dinle!.. Beşyüz kişi ders alıyor. Hadi bakalım hocaefendi geç, bunların istiharelerini dinle; olacak şey değil!..

Bu neden?.. Bu berekettir. Bu tekkenin bereketi var... Siz başındaki kimseye bakmayın, mübarek bir yer burası... Belki dünyanın etkin merkezlerinden birisi burası... Büyüklerin himmeti var burda, ruhâniyeti var...

Hocamız evliyâullahın çok büyüklerinden... Zamanında bilen bildi, bilmeyen bilmedi. Aleyhinde bile konuşan oldu ama, kerametleri silindir gibi ezip geçti. Herkese sorsan, nelerini biliyorlar, nelerini görmüşler!..

Kerametlerinden bir tanesini söyleyeceğim: Şu anda belki aramızdadır.İhvânımızdan Dr. Sedat Bey lisede okurken, rüyasında üç defa bir zatı görmüş. Sedat Bey'e demiş ki, o mübârek zat:

"--Evlâdım bana gel, yanıma gel!.."

Allah Allah!.. Üç defa bir şahıs rüyasına girdi, "Gel yanıma!" diyor ama, nereye gidecek?.. Kim bu?.. Adres yok, telefon yok... Rüyada "Bana gel!" deniliyor sadece...

Tabii, liseyi bitirmiş, tıbbiyeyi kazanmış, üniversiteye İstanbul'a gelmiş. Kumkapı yakınında, Kadırga Yurdu diye bir yurt var; orda kalıyorlarmış. Yurdun mescidi var... Muhtelif fakültelere giden arkadaşlar da orda namaz kılıyorlar; akşamları, yatsıları, sabahları... Fakat bazı akşamlar, yurttaki dindar arkadaşlar bir yere kaybolup gidiyorlarmış. Bir gün dayanamamış, demiş ki:

"--Siz nereye gidiyorsunuz bazı akşamlar?.. Kayboluyorsunuz. Aranızda fıs fıs bir şeyler konuşuyorsunuz, topluca bir yere gidiyorsunuz. Nereye gidiyorsunuz?.."

Demişler ki:

"--Bir hoca var, Mehmed Zâhid Hoca diye... Zeyrek'te Ümmü Gülsüm Camii'nde sohbetler yapıyor. Çok mübarek bir insan... Onun sohbetlerine gidiyoruz. Yâni gizli değil, istersen sen de gel!.." demişler.

O da "Peki!.." demiş, o da dindar... İlk defa o da kalkmış, o arkadaşlarıyla beraber bizim Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii'ne gelmiş. Kendisi birkaç defa anlattı da, ben ondan şu kulaklarımla duydum. "Bir de baktım ki, beni rüyada üç defa çağıran şahıs, o şahıs!.." diyor. "Namazdan sonra caminin ortasında oturdum. Cemaat biraz dışarı çıktıktan sonra ben hâlâ oturuyordum. Bana işaret etti, 'Yanıma gel!' dedi. Yanına gittim." diyor. "Beni biraz beklettin be evlâdım!" demiş. Yâni, "Gel dedim de, çabuk gelmedin!" demiş. "Otur!" demiş, ders vermiş. Hocamız öyle bir insan...

Bak ben çok aciz bir kardeşinizim... Hiç beni tanımadan, hiç İskenderpaşa'yı bilmeden, rüyada "İskenderpaşa Camii'ne gideceksin, ordaki filânca hocadan ders alacaksın!" denilen ve elinde adresle gelip benden ders alan kardeşlerimiz var...

Onun için kalbinizi temiz bir kalb yapmağa gayret edin! Şekil, merasim önemli değil...

SORU: Bazı hanımlara beyleri derse gelmelerine izin vermiyormuş. "Video-kasetten ders tarifini seyretsek dersli sayılır mıyız?" diyorlar.

CEVAP: Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: "Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir." Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz'e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır.

SORU: Sizden ders almayıp da, sizin tayin ettiğiniz bir kimseden ders almakla tarikata girmiş olur muyuz?

CEVAP: Girmiş olursunuz. O bizim vekilimizdir. Biz vekil tayin etmişiz, bazı kardeşlerimize vekâlet vermişiz. Tamamdır, bu gibi meselelerde vekâlet caizdir. Nikâhta bile câizdir. Kız gelmiyor karşınıza, birisini vekil tayin ediyor. Onun namına nikâhı kıyıyoruz. Vekâleti sahih olduktan sonra, kıyılıyor. O bakımdan normaldir, tereddüt etmeyin!..